İçindekiler
Birinci – Ata Tuncer – Amenna Bulvarı
İkinci – Özcan Kalbinur – Tıstıs
Üçüncü – Evşen Yıldız – Zaman Meselesi
Mustafa Akgün – Anlık
Gökten Çağrı Aktan – Rarge
Eda Aydın – Kapan
İlay Bilgili – Artis
Reyhan Karaarslan – Adı Singer
Ertan Meyan – Hayvan Hakları Derneği’nde Bir Sadık
Erkan Şemin – Atkı
İlyas Soner Yıldırım – Müzeyyen Senar’ın Öldüğü Gün

Önsöz

	
Türkiye’nin ilk elektronik kitap yayınevi olan altKitap, altKitap
Öykü Ödülü’nün onuncusunu 2017 baharında gerçekleştirdi. Başvuru koordinasyonunu Su Başbuğu’nun gerçekleştirdiği altKitap yayın
kurulu üyeleri Ümit Aykut Aktaş, Özge Calafato, Tuğba Çelik, Hande
Ortaç, Engin Türkgeldi ve Mevsim Yenice ve 2016 altKitap Öykü Ödülü birinciliğini kazanan Ömer Kaçar’dan oluşan seçici kurulun, başvuran 297 öykü arasından yaptığı değerlendirme sonucunda Birincilik
Ödülü Amenna Bulvarı adlı öyküsüyle Ata Tuncer’e; İkincilik Ödülü
Tıstıs adlı öyküsüyle Özcan Kalbinur’a; Üçüncülük Ödülü ise Zaman
Meselesi adlı öyküsüyle Evşen Yıldız’a verildi. Dereceye giren öykü yazarlarına ödüllerinin takdim edildiği tören 5 Haziran tarihinde Vardar
Terrace’ta gerçekleşti.
	
ilk üç öykünün yanı sıra seçici kurulun yayımlanmaya değer gördüğü
sekiz öyküyle birlikte toplam 11 öyküden oluşuyor.
	
Yenilikçi içeriği ve tasarımıyla 2000 yılından bu yana ücretsiz
e-kitap yayımlayan altKitap, Türkiye’deki çağdaş edebiyat üretimini
hareketlendirme ve yeni öykücüleri görünür kılma hedefini 2006’dan
beri düzenlemekte olduğu altKitap Öykü Ödülü’yle gerçekleştirmeye
çalışıyor. Satış ve maliyet kaygısından arınmış, içeriğin ön plana çıktığı,
altKitap’ın ayrılmaz bir parçası olarak her yıl hazırlanan altKitap Öykü

4

Seçkisi de bu anlayışla hazırlanıyor.
	
altKitap Öykü Ödülü’nün gerçekleşmesinde emeği geçen
mekân destekçimiz Vardar Terrace’a teşekkürlerimizi sunuyor, bütün
katılımcılarımızı tekrar tebrik ediyoruz.

5

Mekân Destekçisi
Ata Tuncer
1988 İzmir doğumlu. Lisans eğitimini Radyo, Televizyon ve Sinema
Bölümü’nde tamamlayıp İstanbul’da çeşitli projelerde yönetmen yardımcılığı yaptı. Şiir, öykü, röportaj ve inceleme yazıları çeşitli edebiyat
dergileri ve edebiyat portallarında yayımlanıyor. İlk Cinayeti Şiir İşledi
adında bir şiir kitabı var. Şimdi bir müzede çalışan yazar, edebiyat ve
sinema alanındaki çalışmalarını İstanbul’da sürdürmeye devam ediyor.

Amenna Bulvarı
“Bu şehrin sessizliği
Kulağımı tırmalıyor.
Duygularım beynime,
Ağır sorular soruyor.
Aza koydu almadı,
Çoğa koydum, dolmuyor.
Bilmem neden, nasıl bitti,
İnan hiç kafam almıyor.”
Ankaralı Namık; Kafam Almıyor Vedanı
8

	
Bakkaldan bira çalar, sokakta koşarsanız, aklınızda olsun. Venüs Park’ın girişinde, dört kollu ağacın dibine tirbuşon gömülüdür.
Birkaç kapak açacağı. Birkaç da sustalı, kelebek. Bizden sonrasına mirasımızdır. Biz bıraktık, lazım olur, diyerek.
	
Çocukluğumuzda, Alimallah Sokak’ın kaldırım kenarlarında
ölü kelebek arardık. Onları bulmak ne zordur, kimse bilmez. Yolda
ölü bir kelebek gördüğünüz oldu mu hiç, onu aldınız mı avuçlarınıza?
Hani, rüzgârdan bile korumak istercesine. Herkes sizi bunca serseri,
bunca taş kalpli bilirken şimdi, hıçkıra hıçkıra ağladınız mı, düşünürken o günleri?
	
Korkunç çiçeklerden dikenler kopardık. Ellerimiz de kanadı.
Ama baharda kelebeklerin hak ettiği o çiçekleri büyütemedik aslında.
Dudaklarımızın kıvrımındaki o gül de soldu sonunda. Burası Amenna
Bulvarı, o ölü kelebekler hâlâ uçuşuyor başımızda. Biz yürüyoruz hâlâ,
Alimallah Sokak’ın hayaleti üstünde. Çocukluğumuzu yıktılar, koca bir

bulvar kondurdular. Ama biz, geçmişi bırakamadık bir kenara. Soğuk
bıçağın acısıyla etimizden kopardık geçmişi. Yarası iyileşmedi. Geçmişte nasıl da, biz değildik, şimdiki gibi. Hepimiz öldürdük, geçmişteki
kendimizi.
	
Yataktaki kokuları uçmasın diye haftalarca evlerimizi havalandırmadık. Bavullarıyla, terlikleriyle gelsin istediğimiz fahişeler, bulvardan kovuldular. Müşteri bekledikleri yere bir otobüs durağı koydu,
belediye. İşe giderken birbirimize tuhaf bakar olduk. Her sabah hatıralarını yolcu eden kravatlı adamlarız. Göğsümüzdeki dövmeleri, kollarımızdaki faça izlerini saklıyoruz. Geçmişin ardından su döküyoruz.
Ama bulvara kimsenin geri geldiği yok. Su gibi gidip su gibi dönen
bizlerden başka. Biraz çamurlu, asfaltta birikmeye teşne. Dilimiz kuru,
susarak birbirimize boş bakıyoruz.
	
Kendi kendimize cinnet geçirdiğimiz pencere önlerinde, kadehimizde ne varsa o gece, gözlerimizi onunla yakan uçsuz bucaksız
bakışlardık. Polisi yanılttığımız için korkutulurduk bazen. Lakin kasıtlı
değildi, yalancı şahitliğimiz. İçkiden. Yalnız çalışan hırsızları hep çift
görmemizden. Evlerimizdeki otuz üç ekranlar çalındığından beri gerçek hırsızları dünya gözüyle görmedik. Poliste eşkâlleri. Bir gün tam
ceplerimizdeyken suçüstü kelepçelenecek, elleri. O hırsızların yokluğuna nasıl alışacağız, bilmiyorum. Toparlanıp gidecekler. Ama kaçarlarken arkalarında bıraktıkları elleri, ömrümüz boyunca taşıyacağız,
arka ceplerimizde.
	
Bulvara yeni taşınan bir dayı vardı, mesela. Yıllar önce. Orman
mühendisiydi. Evinin önünde top oynardı, çocuklar. Tam kalelerinin
üstüne park ederdi, uyuzluğundan. Teybi çıkarır eve girerdi. Pis bakardı geri. Bakkalla, manavla kaç kere kavga etti.
	
“Çocuklarınızı evimin önünden alın!” dedi. Dayanamadı, topu
bıçakladı, bir sabah.
	
Adama dedik ki, “Sen bizim çocuklara bıçak çekmişsin, dayı.”

9

	
	

“Toplarını kestim,” dedi. “Hem önceden de, gidin, dedim.”
“Peki, şimdi ne olacak?” dedik.
	
“Söyle bakalım, ne olacak?” dedi.
	
“Yakacağız, o arabanı,” dedik.
	
Pis baktı, dedi ki, “Yakın da görelim.”
	
Akşam evine döndü yine. Arabanın teybiyle birlikte. Sonra
çıktı, dışarı. Ağladı. 72 model Ford’un yanışını izledi. Polisi aramadı
mesela. Ertesi sabah bulvar inşaatından bir balyoz bulmuş. Sokağın
ortasında bağırdı, teybini parçaladı. Çattı bize.
	
“Evi de yakın,” dedi. “Ulan, beni de yakın!”
	
Adama, “Niye?” dedik, “Arabanı biz mi yaktık?”
	
Dedi ki, “Ya kim yaktı?”
	
Kimse konuşmadı. Orman mühendisi dayıyla kimse konuşmadı. Selamını alan çıkmadı. Bakkaldan, manavdan alışveriş yapamadı.
Bir nakliyatçı getirdi, toplandı. Eşyaları yüklerken acıdık haline, yardım edelim dedik. İstemedi. Tam kamyona binecek içimiz acıdı.
	
Adama dedik ki, “Dayı. Sahi, senin arabayı kim yaktı?
Çocuklar kale kurdu arabanın yandığı asfalta, is lekesinin üstünde top
oynuyorlar hâlâ.
	
Geçmiş, ömrümüz boyunca bize işkence edecek acımasız bir
katildi. Burası henüz bir sokakken Kırmızı’yı alıverdi. Ortaokulluyduk,
öyle bir siyah giyerdik ki. Pentagram, Anathema dinlerdik. Lise bitti,
kırmızı tişörtler birikti, evlerde. Yasin’i kimse görmedi, kimse öldüremedi Yasin’i. Zaten herkes “Kırmızı” derdi. O sadece gözleri açık kalan
bir renkti. Kıpkırmızıydı. Gece, kana vurursa, sokak simsiyah parlar.
Görmediniz. Elli Lira öldürdü, Kırmızı’yı. Hiçbir şey daha siyah değildi.
Şebekenin başına yeni geçmişti. Vurdular. Yengesi yere serildi. Polis geldi, cesedini vermedi, tinerciler. Az daha sevdiler. Kırmızı geydi,
erkeğin de hasını severdi. Sevgilisi kapandı, seğiren dizlerine. Göğü,
yüzüne sığdırmış gibi maviydi gözleri. Dudağında mavi ruj. Adına da

10

“Mavi” derlerdi. Sallandı, sallandı olduğu yerde. Elleri kan içinde.
Masmavi öptü, Kırmızı’nın dudaklarını o gece. Kırmızı’nın dudağına
mavi, Mavi Çocuk’un dudaklarına kırmızı bulaştı.
	
Kırmızı öldüğünde, herkes bir bıçak soktu cebine. Yasin okudular. Bitince, herkes uzandı kendi bıçağına ve kaldırdı havaya. Yemin
ederim, görseydiniz. Başak tarlası gibi sallanan bıçakları görürdünüz,
ellerinde. O gece ağladık, hep birlikte. Ağladık, annelerimizin yıkadığı
kırmızı tişörtlere.
	
Günlerin kısaldığı yok, sadece geceler bitmiyor. Sigaradan bir
nefes, bir nefes daha. Ateş, süngere dayansa bile başka nasıl soluk
alınır, unuttuk. Ağzımızda yanık tadı olmadan yiyemiyoruz, konuşamıyoruz. Öpüşemiyoruz bile. Biliyorsunuz siz de, bu şehri yaksak, küllerinden doğar yeniden. Ama o masal kanatlısı bu gökyüzünde uçar
mı sanıyorsunuz? Hayır, Anka Kuşu, Cehennem’i sever. Ateştendir. Bu
şehri yaksak, yeni bir Cehennem doğar. Âşık olmaktan vazgeçsek, ölmekten ve tiner çekmekten, şiir söylemekten, duvarlarına yazmaktan
ve şiddetin her türlüsünden. Sanır mısınız? Vazgeçer mi bu şairler
şehri, Cehennem’in başkenti olmaktan?
	
Sineklerin duruşması, cesetteki çürümeyi bekler. Artık kimsenin sabrı kalmadı. Hepimiz hâkimi oynuyoruz. Bu denli gürültülü uçmamız da bu yüzden, Amenna Bulvarı’na üşüşmemiz de. Şehrin gözleri burası ve Kırmızı’nın gözleri gibi açık kaldı.
	
Düşündük, durduk. Dedik ki, “Babalarımızdan öğrendiğimiz
hangi küfür anlatır bizi?”
	
Ben babamın göğsünde yedi tane küfür saydım. Bir bir ellerimle yokladım. Yedi parmağım kemiğine kadar gömüldü, vücudunda. Vurulduğu yeri mimledim. Karşısındaki uykulukçunun telefonunu
ezberledim. Yedi defa siktir çekti, babam. Yedi defa kısa kısa nefes
verdi. Ağzından kan geldi. Elinde demir muştası. Durdu, hareket etmedi, karnı. Yedi defa, seni seviyorum dedim babama. Ama iyi ki, “Ne

11

olur, gitme baba,” demedim, o anda. Yoksa biliyorum, sekizinci siktiri
çekerdi bana.
	
Öldüğü rögar kapağının altında, uykulukçunun bayat ekmeği
arasında, atletlerin sararmış koltuk altlarında, izlediği dizilerin reklam
aralarında, kanın aktığı arabanın altında katilini aradım. Ölürken aradığı neydi, neyin uğruna gitti? Öldüğü aralığın altını üstüne getirdim.
Babamı kim, niye öldürdü, asla bilemedim.
	
Geçmiş, çok hayati bir detaydır. Oynadığımız oyunlarda yaralandık, hepimiz babalarımızın öldüğü sokaklarda kelebek aradık. Kanadık da, korktuk da. Ama kalbimizi nasıl yıkadık? Bağırarak ve daha
çok bağırarak, yüreğimizi, Şeytan’ın avucuna bastık.
	
Beyinin, sindirmeyle alakalı hiçbir kontrolünün olmadığını
biliyor muydunuz? Bağırsakların, beynimizde olduğu gibi kendine
ait nöronları var. Yani bağırsağın kendi aklı var. Kursaktan o yiyecek
geçtiği anda, tek söz bağırsağın. Bu şehir de öyle. İnanın bize. Fakat
bağırsakları, beyinden daha zeki ve işlevli. Beynin işlemesini sağlayan
yöntemler ve bağırsağın işlemesini sağlayan yöntemler. Biz bu şehrin
bağırsaklarını işletebilmesi için tek yöntemiz.
	
Bize asalak olduğumuzu söyleyebilirsiniz. Parazit, diyebilirsiniz. Hatta birer kurt, tenya... Ama bilin, hiçbir zaman beyninizdeki
tümör değildik. Aklınızı yıkayan, kafanıza dayanan silah olmak istemedik. Geceleri korka korka evinize dönerken bizi aklınızdan çıkaramadınız. Ama biz, sizi çoktan sindirdik.
Değer verdiğiniz ne varsa, para pul babında. Aklınızda değil, cüzdanınızda saklayın. Asla gizli bir cebinizde değil, asla. Sokakta tinerciler
sıkıştırırsa, üç beş kuruş isterlerse, yok demeyin. Kalmadı, deyin. Sizi
anlarlar. Çünkü onlarda da kalmadı. Akıllarını yitirmiş serçelerin uçuşu
onlarınki. Bazen gagalarını rüzgârla bileyecekleri boş bir sokak arıyorlar. Ama biliyorlar onlar da, akrebin doğasıyla serçe uçamaz.
	
Garip, mesela. İnsan niye bu ismi koyar, fısıldar ki oğlunun ku-

12

lağına?
	
Boynumda kravat, üstümde ceket... İşe gideceğim durakta
etrafa boş bakıyordum. Gözlerimin önünde hayalleri. Mini etekli, bikiniden bozma üstleriyle eski tanıdıkları arıyordum. Yoklar.
	
Sonra Garip’i duydum. Şarkı söyleyerekten yaklaşıyordu. Elinde tinerli bez. Üstü çıplak, burnu dağılmış. Kan yüzünde kurumuş. Garibim, yine kimden dayak yemiş.
	
Dedim, “Burada ne arıyorsun?”
	
Dedi, “Seni. Sen kimi arıyorsun, abi?”
	
Baktım etrafıma, dedim, “Kendimi.”
	
O gün, bulvarın üstünde bir elin gölgesi vardı. Gören yağmur
bulutu sandı. Paketi çıkardım, iki sigara yaktım. Biri Garip’e. Baktım.
Kan göğsüne düşmüş, sırtına bile yürümüş. Dövmesi kırmızı mavi şimdi, yarım kalan akrep dövmesi. Konuşmadık, sustuk biraz. Sonra bana
döndü sanki dünyanın bütün yükünden sorumlu. “Geçen hafta ölü kelebek aradım,” dedi. “Bir tane bile bulamadım, abi.”
	
Duvara tutturulmuş gibiydik. İnce, zayıf bir çivi tutuyordu bizi.
Koca İstanbul’un üstünde, biz çerçevenin içinde. Mahalle kentsel dönüşümde, biz hep aynı, etraf şantiye.
	
Garip dedi ki, “Abi, ben çocuktum o zaman.”
	
Dedim, “Sen hâlâ çocuksun, Garip.”
	
“Yapma abi, on beş oldum. Hatırlıyor musun, bir orman mühendisi vardı.”
	“Hatırladım.”
	
Dedi ki, “Onun arabasını kim yaktı?”
	
“Sahi, onun arabasını kim yaktı?”
	
İzmariti attı, tinerli bezi yüzüne bastı. “Gel, abi,” dedi.
	
Garip’e baktım. “İşe gidiyorum,” dedim.
	
“Yok,” dedi, “Sarı senin için, işi bırakacak, dedi.”
	
“Sarı kim?” dedim. “Kim işi bırakıyor?”

13

	
“Sarı,” dedi. “Kırmızı’nın yavuklusu. Hatırladın. Mavi rujlu çocuk. O zaman Mavi derdik. Babası asabi çıktı, bunun gey olduğunu
öğrenince dudaklarına sıktı. Rujluydu ya, abi. Ağzı dağıldı tabi. Bezle
dolaşıyor şimdi. Sarı bezle. Eskisi gibi değil, yüreği katılaştı. Sarı, diyor
kendine. Şebekeyi devraldı.”
	
“Bulvar, renk cümbüşü,” dedim. “Benimle ne alakası var?”
	
“Senin için, artık ona biz bakacağız. O da bizi yazacak,” dedi.
“Bulvarın hikâyesini yazacakmışsın.”
	
“Öykü mü yazacağım?” dedim.
	
“Şiir de yazabilirmişsin,” dedi. “Gel, abi. Göstereyim.”
	
Çekti kolumdan. Çıkmaz sokağa yönlendi. Şeytan Çıkmazı,
derler. Bu sokaklar kimleri yedi. Bir yanda telefon kulübesi, karşısında
koca bir çöp konteynırı. İnce ince bir ses. Sanki biri topuğuyla cam
sindiriyor. Çıkmazın duvarında, sarı sprey boyayla:
14

“Kifayet, mağlubiyetten gelir.
Yenilmeyen yetersizdir.”
			
Sarı
	
	
Garip kaldırdı, konteynırın kapağını. Baktım, içinde biri çıplak
yatıyor. Uykulukçu. Hareket edemiyor, ağzı da bantlı. Kılını kıpırdatsa
cam sesi geliyor. Baktım, cam kırıkları üstünde yatıyor. Kesik içinde
her yanı. Kanı, saydam cama akıyor. Baktım Garip’e, dehşetle.
	
Garip dedi ki, “Uykulukçu bir şey görmüş, o gece. Babanı tehdit etmiş. Para istemiş, ispiyonlayacağım, demiş. Küfür kıyamet gırla
gitmiş. Senin peder muştayı çıkarayım derken Uykulukçu silahı çekmiş. Cebinde emanet var zannetmiş.”
	
Babam ilk siktirini Uykulukçu’ya çekmiş.
	
Dedim, “Nasıl biliyorsun?”
	
Garip dedi ki, “Sarı biliyor. Artık her şeyi biliyor. Sarı bizi dü-

şünüyor. Bugünden sonra ancak yazmak için uyanır, o, dedi. Yazsın,
dedi.”
	
O günden sonra yazmak için uyandım, her sabah. Andolsun
başka sebebim kalmadı. Garip sırtını döndü. Bana bakıyordu, Uykulukçunun feri çekilmiş gözleri. Öldü, ölecek. Buz gibi rengi.
	
Garip dedi ki, “Baban, abi. Sana en son ne dedi?”
	
Dedim, “Fena küfür etti.”
	
Garip dedi ki, “Boş ver, abi. Benimki piç demişti. Koymuştu,
biliyor musun abi? Ama unuttum şimdi.” Tinerli bezi burnuna dayadı
yine. Sesi boğuklaştı.
	
“Hatırlıyorum, abi,” dedi. “Herkes de biliyor, kimse sana söylemedi. Laf ağızdan çıktı. O arabayı sen yakma diye baban yaktı. Başın
belaya girmesin diye yaktı, abi. Biliyorsun, top oynadığımız yer, uykulukçunun karşısındaydı.”
	
Adı Garip’ti, bir köpek ismi gibi. Ankaralı Namık dinlerdi. Pek
severdi. Bir şarkısını söyleye söyleye çekti gitti.
	
Bir sokak köpeği gibi sevildiği zaman mükâfatını verirdi. Garip, bir avın ölüsünü getirdi. Ama bu ceset, kelebek ölüleri kadar masum değildi. Dediğim gibi, aklını yitirmiş kuşların uçuşu onlarınki.
	
Uykulukçu öldüğünde yalnızdım. Şeytan’dan başka kimse yoktu, o çıkmaz sokakta. Hiç kimse. Yüreğimi, Şeytan’ın avucuna bastım.
Avucumu uykulukçuyu öldüren cam kırıklarına bastım. Sıktım. Gülümsediğimden eminim. Gurur duymuyorum. Bir çiçek adı dalga geçiyordu, dudağımdaki kıvrılmayla.
	
Tanrı, bu yükleri kaldırabileceğimize inandı mı? Çivisi çıktı ve
İstanbul’un ortasına düşecek burası.
	
Burası, Amenna Bulvarı.

15

2.
16

Özcan Kalbinur
1972 İstanbul doğumlu. Çocukluğu İstanbul ve Samsun’da geçti.
İTÜ’de teknik eğitim almasına rağmen edebiyata olan tutkusuyla
üniversite yıllarından beri öyküler ve piyesler yazmaya başladı.
Metalurji mühendisi olarak özel sektörde çeşitli kademelerde görev
yaptı. Evlendi ve iki çocuk babası oldu.  Yaşamını üç yıldır İzmir’de
sürdürmekte, bir yandan gün yüzüne çıkarmadığı öyküler yazmaya
devam etmektedir. 

Tıstıs

	
Meyhanenin orta yerindeki döküm sobanın yakınına oturuyorum. Ayaz iliklerime kadar işlemiş. Harlı ateş, tavanda dans eden garip
şekiller yaratıyor. Masalarda tek tük demlenenler var. Hüzünlü bir şarkı inceden eşlik ediyor onlara. Sıska garson, omzunda muşamba masa
örtülerini sildiği bez, elinde temiz bir küllükle bitiveriyor başımda. Buraya birkaç kez geldiğimden çok iyi biliyorum; bezi masada eğreti eğreti dolandırıp, küllüğü bırakırken ne içeceğimi soracak. Şantiyedeki
arkadaşlarla uğradığımız zamanlarda da, ilk defa geçen hafta tek başıma geldiğimde de ucuz şaraplarla avunmuştuk. İki ay it gibi çalışıp,
nihayet maaşımın yarısını alabildiğimden, bu kez bir büyük rakı açtırır,
meze tabağıyla süslerim masayı. Nasılsa köpeköldürene sonra devam
ederiz.
	
Bir yandan Tıstıs’a bakınıyorum. Buraya gelmemin bir sebebi
de o aslında. Etrafta görünmediğine göre mutfakta olmalı. İstediğim
tek şey, yaşadığım lanet günleri unutmak için kafayı bulmaktı buraya
son gelişimde. Köşede kuytu bir yere oturmuş, etrafı fark etmeksizin
içip dururken gölge gibi yanıma dikilmişti Tıstıs. “Biliyorum seni, ahraz
dedilerdi senin için. Ben konuşayım da sen dinle bakalım o hâlde,”
demiş, karşımdaki sandalyeyi çekip teklifsizce oturmuştu. Sonrasında, hafiften dönmeye başlayan gözlerimin önünde beliren, kâbus gibi
geçmiş günlerin can acıtıcı sahneleri arasına; ortasında patates gibi

17

bir burun, burnun aksine çipil gözler, kafasının üzerinde bir kafa kadar
kabarık ak saçlarıyla girip çıkmaya başlamıştı Tıstıs. O konuşuyor ben
ancak birazını duyuyor, çoğunu anlamıyordum bile söylediklerinin.
Aklımda kalanlar ise tüm hafta inşaatta çalışırken oyalamaya yetmişti
beni.
	
Bir yandan gözüm kapıda. En dipteki masaların arkasındaki
camlı meze dolabı mutfak kapısını görmeyi engelliyor. Ha çıktı ha çıkacak diye beklerken, bir yandan Tıstıs’ın hikâyelerini yeniden canlandırıyorum zihnimde.
	
“Bana Tıstıs derler. Neymis efendim konusurken tıssslıyormusum. Ha tıslamısım ha tıslamamasım, konustuğum yok ki benim, dinlerim ben. Âlem anlatır ben dinlerim. Dinlerim dinlemesine de küp
gibi doldum be arkadas. Surda karnımı doyuracak bir is bulmusum,
eh geceleri de mutfağın dibindeki döseğe koyarım sırtımı, saraba da
mangır gerekmez, daha ne sikayet edersin halinden be adam, değil
mi? Değil iste delikanlı. Eyvallah Baba sever beni, ben de onu severim, sokakta da bırakmamıştır hiç, lakin hayrımız da vardır tekkeye.
Tekke dediysek darphane sanma sakın, yoktur öyle seyler burada.
Mazot almaya gelinir buraya, bir de Baba”nın mezelerine. Zamanında
meshur ustaların yanında pismis, marifetlidir. Köpoğlunu tat hele bak,
damağın çatlar. Eee sarabı veresiye içen âdem babalar ya leblebi yer
ya turp ama masayı donatanlar var bir de keyif ağaları deriz, kıymetini
onlar iyi bilir. Hır gür de olmaz pek Kalender’de. Sen gurbetçisin ya
bizim gelenimiz tanıdıktır ekseriya. Arada haraza çıkaran oldu muydu
pasaportunu eline verir Baba, hem de basar kalayı, ‘yürüü bamyatarlasında iç bir daha!’ diye.”
	
Sıska garson; rakı şişesini, buz kabını, börülceyi, pilakiyi, ezmeyi, beyaz peyniri tıkış tıkış doldurduğu tepsiyle geliyor. Turp dilimleri ile leblebi de eklemiş benim istediklerime, müesseseden. Çevik ve ustaca donatıyor masayı. Ben tepsidekileri devirir diye geriye

18

doğru kendimi boşa çekmişim. “Afiyet olsun,” diyerek uzaklaşıp öteki
masaları dolaşıyor. İzmarit yığılı kül tablalarını değiştiriyor, boşalmış
tabakları, şişeleri topluyor. Yeni müşteriler de gelip yerleşiyorlar masalara. Bir kadeh içip gidiciler bardaki yüksek taburelere geçerken,
sobaya yakın masalar kalabalıklaşıyor. Her yeni giren omuzlarındaki
beyaz kelebekleri andıran karları silkeliyor önce. Kar başlamış demek.
Kuvvetlenirse yatarız kesin. Her yeri beyaz örtü kapladığında “bu inşaat yaza yetişmediyse kışın bitecek,” diyen reisin talimatı bile fayda
etmez. Biraderi almış ihaleyi ne de olsa. İş bitsin ki bir an önce paraları
indirsinler cebe. Of! Ben içmeye, unutmaya gelmedim mi? İşi de gücü
de, buralara beni sürükleyen kahpelikleri de, geçmişimi de, kendimi
de, her şeyi unutmaktı istediğim. Madem öyle dolsun kadehler! Bir de
Tıstıs gelse, onunla da yuvarlasak ama hâlâ yok ortalıkta. Kelimeleri
patlata patlata anlatıp durmuştu o gün. Şarabımdan kendi bardağını
doldurup diklerken susuyordu bir tek. Belki ileride susma kararımdan
dönersem, başkaları gibi ona dökerim içimi. Gerçi o beni yakaladı mı,
benim gibi ahrazı, yani onu dinleyecek yegâne kişiyi, konuşturmaz elbette. Varsın o konuşsun. Hatırlamaya çalışsam da eksik kalıyor zaten
anlattıkları. Gelsin de anlatsın yine.
	
“Gecenin sonuna kadar tüneyenler olur, onlar da volta alınca bir ben kalırım. Miço yetiştiremezse bulaşıkları yıkarım, masaları
toplarım, silerim. Ömrüm geçer burada. Ne avrat var ne evlat, ne
beklediğim, ne bekleyenim. Suracıkta cartayı çekeceğim anlayacağın
bir gün. Yıllardır dertlerini dinlediğim bu Allah’ın kullarından biri bile
gelmezse, Baba ile miço taşır artık dört kolluda beni, hah hah haa.”
	
Masalar doldukça sesler çoğalıyor. Tokuşturulan kadehlerin
çınlaması; yüksek sesle konuşanların, sövenlerin, çatal kaşıkların ve
televizyondaki asık suratlı şarkıcının sesleri arasında yok olup gidiyor.
	
Berduş kılıklı, gözleri kan çanağı iki delikanlı dikiliyor yanıma.
Alçak boylu, ufak tefek olanı,

19

	
“Müsaade var mı?” diye sorarken, başımla yaptığım işareti
beklemeden karşımdaki sandalyeyi çekip oturuyor. Uzunu da yanımdakine yerleşiyor.
	
“Afiyet olsun birader,” diyorlar. Sıska garson hemen bitiveriyor bu yeni müşterilerin yanı başlarında. “Arpa suyu getir bize hemşo,”
derlerken, üstlerinde sinmiş kokudan, daha buraya gelmeden dut gibi
oldukları belli. Ben duvara doğru yanaşıyorum, yanımdaki alabildiğine
yayılıyor oturduğu yere. Rahatsız edici bir şeyler daha var bu tiplerde.
Oysa şu berduşun yerinde Tıstıs olsaydı, bölük pörçük hatırladığım,
defineciler yüzünden başına gelenleri ondan tekrar dinleseydim ve
bu kez sonunu da duyabilseydim keşke. Tıstıs’ın anlatacak hikâyesi bitmez, define peşindeki macerası da hatırladığım kadarıyla kalır.
	
“Bir gün beni de kattılar peslerine. Gönlüm yoktu ya meğer
aklım hiç yokmus, kandık bu kaskavallara. Nereden bulurlarsa, ellerine
bir gömü haritası geçirirler, sonra varı yoğu tüketip kös kös otururlar
kıç üstü. İsini gücünü bırakanı, evi barkı boslayanı hep bu sevdadan.
Bunlar o takım iste. Ne diyordum? O seferinde öyle bir anlattılar ki,
niyetleri beni oyuna getirip, cihaz lazım Tıstıs, yola çıkmaya para lazım
Tıstıs diye diye soyup soğana çevirmekmiş. Bilemedim. Sen de olsan
inanırdın. Niye dersen, ellerinde eski bir harita, bir yanında eski yazı,
bir yanında ecis bücüs sekiller, sonra bir de anlattıkları var ki tasağı
altı okka adam korkudan altına iser. Gömünün olduğu yere kim gittiyse zamanında, tam kazmayı toprağa vuracaklar, nerden çıkıyorlarsa
birden etrafı itler sarıyor uluya uluya. Havada yaprak oynatacak yel
yok, fırtına kopuyor, simsek çakıyor. Kazmayı küreği toplayıp kaçarlarken ama ne köpek kalıyor ortada ne fırtına. Bizim çakallar yedi yatır gezmis, en derin hocalara muskalar yazdırmıs güya. Küp küp altını
bulduk mu Karun kadar zengin olacakmısız.”
	
Karşımdaki genç gözlerini yanımdakine dikip duruyor. Konuşmuyorlar hiç. Aniden elektrik kesiliyor. Her nedense gürültülü soh-

20

betler fısıltılı hâle dönüyor karanlıkta. Benimse başım fırıl fırıl. Yanımdakinin sesi,
	
“Ne anlatacaksan anlat, diyemedin gitti.”
	
“Derim. İç hele sen.”
	
“Sabah kalkamazsak, köteği yeriz hacıdan biliyorsun.”
	
“Kırk yılın başı be birader.”
	
“Sık içiyorsun.”
	
“Sen de içiyorsun.”
	
“En son geldiğimde kapatmışlardı burayı.”
	
“Koca kafalı bir herif vardı buralarda tünekleyen, iki ay evvel
deştiler ya bunu, o sebep açmadılar bir zaman.”
	
“Sahi mi? Tıstıs’ı mı diyorsun sen?”
	
“He onu diyorum. Dolanırdı ya masalarda beleşçi.”
	
“Severlerdi burada ama.”
	
“Bulmuştu yolunu bedava içmenin. Seni de söğüşledi mi hiç?
	
“Konuşmuşluğum yok. Zaten birkaç kez gelmişimdir ben.”
	
Tıstıs’ı öldürmüşler! İnanamıyorum! Daha geçen hafta önce
gördüm ben onu. Burada, köşedeki masada oturduk. O konuştu, içini
döktü ben dinledim. İçtik birlikte. İmkânsız, ölmüş olamaz! İki ay önce
ölmüş olamaz Tıstıs! Masadakiler sustu. Kulağım onlarda oysa. Şaşkın
ve merakla bekliyorum ağızlarından çıkacakları ama susuyorlar.
	
Sıska garson çay bardaklarına diktiği mumları masalara bırakıyor. Mum ışığında, kamburu daha belirgin, daha cılız. Sobaya odun
atıyor, boş kadehleri, şişeleri topluyor yarı karanlıkta; ustalıkla, çarpmadan, kırmadan. Sohbetler dönüyor masalarda. Saatler ilerliyor. Bacaklarıma sürtünerek masanın altından geçen tekir, sobanın arkasında bir yere büzülüyor. Masamdaki gençler ise sessiz.
	
“Delikanlıyken ben de düsmüstüm karasevdaya, hey gidi
gençlik heyy. Tıstıs’ın da yüreği var elbet, yok mu sandın? Herkes
kendi derdini bilir bu âlemde. Ben çoklarının bilirim. Az evvel çıkan

21

delikanlı var ya mesela, duyarız bir gün, ya atar kendini bir yerden
asağı ya çeker vurular birbirlerini iki kardes. Niye diyeceksin değil
mi? Dinle o halde. Bunlar iki kardes. Benzemezler gerçi, bu fasulye
sırığı, diğeri bit kadar. Tornada çalışırlar babaları gibi. Bunlar aynı kıza
abayı yakmıs. Kızın ikisine de yüz verdiği yok ama nasıl yanıyorlar bir
bilsen. Sevda atesine dusen yanar. Bu değil ama büyük olanı çakozlamıs. O da safın teki aslında, bakma. Kız biraderine vurgun da o sebep suratına bakmıyor sanıyor. Maraza çıkarırsa sasmam. Olmamıs is
değil, bir kız yüzünden kardesin kardese düsmesi. Masala benzemez
ki kahpe dünya. Ah koca dünya! Bilir misin sen aynı kıza sevdalı üç
gencin masalını? Hani padisahın dünya güzeli bir kızı vardır, ona sevdalı üç de genç, ha bilir misin? Anlatayım da dinle. Dedim ya padisahın kızı ay parçası, güzel mi güzel. Kız kendisi ile evlenmek isteyen
üç gence, başka memleketlere gidip bir yıl içinde en güzel hediyeyi
hangisi getirirse onunla evleneceğini söyler. Sürü sürü serüvenden
sonra bu gençlerden birisi, üstüne binen kisiyi istediği yere götüren
bir halı almıs; diğeri bakınca görmek istediği kisiyi gösteren ayna
bulmus, öbürküyse ölmek üzere olan birinin ağzına koyduğunda onu
hayata döndüren bir elma getirmis. Bir araya gelince bu delikanlılar
baslamıslar kendi hediyelerinin marifetlerini gösterip böbürlenmeye. Önce aynadan evlenmek istedikleri kıza bakmıslar, bakmıslar ki
kız can çekişiyor, ölmek üzere, hemen halıya biner varmışlar saraya.
Hekimlerin bile çare bulamadığı kıza elmayı yedirmisler. Kız iyilesmis
hemencik. Sonra gençler baslamıs evlenmek benim hakkım en güzel
hediyeyi ben getirdim, demeye. Biri, benim aynam olmasa hasta olduğunu görmeyecektik, demıs. Diğeri, benim halım olmasa hemencecik
nasıl yetişecektik diye ünlemıs ama kızı sonuncusu almıs; çünkü, peki
demiş o, sizin aynanız, halınız sizin olsun, benim elmamı verin geri.
Dut yemiş bülbül misali kalakalmış öbürleri. Yaaa masal böyle iste ama
hayat masal değil elbet; ya kaçacaksın bırakıp her seyi, susacaksın,

22

kalacak askının ateşi içinde, ya göze alacaksın ölümü de. Yapmaz ise
öyle ya da atmazsa bir yerden kendini bu sıska sırık, azraili kardeşi
olacak. Silahlar konusacak her şey susacak.”
	
Üstleri kardan bembeyaz birkaç kişi daha içeri girerken, içmeyi tadında bırakıp hesabını ödeyenler yavaş yavaş ayrılıyor. Sağa sola
sallana yuvarlana evlerinin yoluna düşecekler ise demlenmekte.
	
Yanımdaki nihayet konuşuyor, “Ne istemişler ondan?”
	
“Sahi duymadın mı, iki ay geçti? Hayret!”
	
“Yoo duymadım. Kiminle alıp veremediği varmış ki?”
	
“Burası meyhane oğlum. Burada yan baktın diye bile adam
vururlar. Laf atmış biri buna, sen buranın konsosu musun, demiş. Gülüşmüşler yanındakiler de. Çıngar kopmuş. Koca kafalının tıkacı atmış
tabi, bir kafa buna. Yedirememiş kendine herif, dışarıda bir tenhada
kıstırmış deşmiş işte.”
	
“Yazık olmuş.”
	
Kendimi büsbütün kaybetmedim. Bu serseri kılıklıların anlattıkları doğru değil. Ölmüş birini nasıl göreyim? Dinledim ben onu;
onun tısslayarak anlattıklarını; definecileri, padişahın kızını. Hem
unutmak istediklerimi aklımdan çıkarabilecek kadar içmedim bile.
	
Karşımdaki konuşuyor yine, “Şu arka köşe masa boşaldı, kalk
geçelim.”
	
“İyi böyle. Hem artık gidelim, anlatacağın var diye oturduk
kaldık, anlatmadın bir şey. İçme daha, gidelim.”
	
“Kalk hadi, tamam geç şöyle de konuşalım.”
	
Kalkıyorlar. Karşıdaki ufak yapılı olanının son lafını ederken
sesi hiddetli, tehditkâr; anlayabiliyorum bunu. Arka masalardan birini
işaret ederek garsona sesleniyor,
	
“Hemşo, bizi al şuraya.”
	
Garson bardaklarını dipteki masaya götürüyor peşlerinden.
Etraf birden aydınlanıyor. Elektriğin gelmesiyle fısıltılara dönen soh-

23

betler yeniden gürültülü bir hâl alıveriyor hemen. Meyhanede kalan
müşterilerin seslerine televizyondan içli bir türkü de katılıyor. Tabak,
çatal, kadeh sesleri; nedense çoğalmışçasına yayılıyor ortam ışıdıktan
sonra. Yanımdan ayrılıp arkaya geçen gençlerin alçak sesle konuşmaları ise tüm bu gürültünün arasında tane tane kulağıma geliyor. Sanki
yanı başımda gibiler.
	
“O kızdan uzak duracaksın!”
	
“Hangi kız?”
	
“Biliyorsun, salağa yatma. Sıkma canımı!”
	
“Büyüğümsün diye ses çıkarmıyorum ama benle böyle konuşamazsın!”
	
“Ben diyeceğimi dedim, başka şeylere mecbur etme beni.
Efendi gibi yok ol.”
	
“Olmazsam ne olur?”
	
“Bela olma başıma, siktir git!”
	
Bıçak gibi kesiliyor sesler. Işıklar sönüyor. Yarı karanlıkta ağırlaşıyor her hareket; garsonun adımları, çatalların, kadehlerin masalara
bırakılışı, soba ateşinin tavanda çizdiği dans eden şekiller bile… Felaket bir dürtü başımı geriye çevirtiyor. Kamyon farı gibi şaşkın gözler parlıyor karanlıkta… Sonra soğuk metalin yırtıcı kuş sesi bölüyor
sessizliği. Donuyor dünya. Bir baş masaya düşüyor, gözleri parlıyor o
halde kocaman.
	
Biliyordum böyle olacağını. Anlatmıştı bana Tıstıs. Hikâye Tıstıs”ın bana anlattığı gibi bitiyor.

24

3.
25

Evşen Yıldız

1980 Eskişehir doğumlu. 1998 yılına kadar Kütahya’nın Tavşanlı
ilçesinde yaşadı. 2003 yılında Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Hâlen Yazma Eserler Kurumu’nda
uzman olarak çalışmaktadır.

Zaman Meselesi

	
Evim beni deliliğe davet ediyor. Modası geçmiş hassasiyetleriyle baş edemeyen geçkin kızlar kumpanyası. Burada, evdekilerden
başka kimsenin bilmediği bir kahkaha dili konuşuluyor. Evdekiler -yani
biz, hepimiz- bu kahkaha dilini kendi lehçemizde konuştuğumuz için
kimsenin birbirini tam olarak anlayabildiğini sanmıyorum. Tam olarak
anlaşabilmek kimin umurunda zaten; al sana çöpe atılması gereken,
modası geçmiş bir hassasiyet daha.
	
Üç farklı hayatı aynı anda yaşamanın yorgunluğunu en çok
normal insanların karşısında hissediyorum. Metroda yer kapmaya çalışan deliler, bir plazanın 25. katına tırmanabilmiş örümcek kadın eski
bir dost, ona özlemle baktığımı fark edince yüzünü tiksintiyle çeviren,
saçları sımsıkı toplanmış çocukluğum, öksürdükleri için doktora gidip
antibiyotik kullananlar… hiçbiri düşürmüyor hayatı ellerinden düşürseler de parçalanmıyor demek ki. Ne zaman elime bir şey alsam annemin hiç yaşlanmayan sesi “düşüreceksin,” diye cıyaklıyor. Ben de baştan yere çalıyorum. Sonra da o üç parçayı tut bir arada, tutabilirsen.
	
Deliler evinde seyircisi olmayan gösteri, yorgunluğumuza yenik düşünce başlıyor üçüncü hayatım. Yastığım, bir su gibi dans ettiriyor saçlarımı ve ben anlıyorum ki bu kez beni kovmayacağına inandığım cennetimdeyim. İlk kez geldiğim bu yerden kovulma korkusunun
bu denli aşina olması içimde bir huzursuzluk yaratıyor.

26

	
Elimi uzatmak istiyorum, halama mesela, halam ki iyidir, sever
beni, havada görse elimi tutar mutlaka. Halam renkli elbiseler giymiş,
makyaj yapmış. Bitince bana verdiği parfüm şişelerinin kokusu sarıyor
etrafımı. Bakıyor bana, elini uzatırsan tutarım diyor bakışları, elim havada, o hâlâ bakıyor bana, sevgiyle, elini uzatırsan tutarım diyor bakışları. Ben elimi indiriyorum.
	
Amcamın kızı evleniyor bir duvarla. Badanası yeni yapılmış.
Sıcak, kokusu üstünde mobilyalarla döşenmiş bir evin duvarı. Herkes
bayılmış işçiliğine. Oynuyorlar amcamın kızıyla karşılıklı. Biri tutup
elimden beni piste çekiyor zorla. Halam zannediyorum, yengemmiş.
Gelin olmuş kızıyla gelin olamamış yeğenini yan yana görmek istiyor.
Bütün dişlerini göstererek gülüyor saatlerdir. Amcamın kızı beni karşısında görünce tebessüm ediyor zannediyorum. Ama kısa sürüyor
fark etmem, o hep tebessüm ediyor. Bu buzdan gülümseyişi çerçeveletip evinin duvarına asacak besbelli. Baktıkça gururlanacak duvarının
süsü olmaktan.
	
Babaannemin beni mazur göstermeye çalışan sözleri kulağıma çarpınca fark ediyorum sırtımdaki devasa kamburu. Kendimi görmesem de hissediyorum hızla çirkinleştiğimi. Bir kuytuya saklanmak
yerine pistin tam ortasında oynar gibi yaparak ölüyorum. Hayat bile
fark etmiyor öldüğümü, saatlerdir düğünün tam orta yerinde duruşumu takdir ediyor. Öldükçe güzelleşiyorum. Amcam fark ediyor ilkin
bendeki bu değişimi. Sonra sırayla herkes ölümü gördükçe çirkinleşiyor. Sıvası dökülmüş bir duvara nasıl çivi çakılır diye düşünürken ben,
müzik susuyor, herkes bir bir dağılıyor. Beni dünyanın en ortasına
gömmüşler, evlerine gidiyorlar. Bakıyorum, hayat bile kesmiş umudu
benden, içime dolan rahatlıkla gülümsüyorum. Ve herkes görüyor
bunu, son kez kınıyor.
	
Saçlarımın dansı bitip de gerçek hayata kovalanınca sessizce
sıvışıyorum evden. Hayatımdaki en keskin viraj bu, her seferinde kar-

27

şımda dağ gibi yükselen günahıma toslamadan hızla dönmem gerekiyor. Normal görünümlü hayatımı yaşamak için eski, ahşap bir binanın
üçüncü katına çıkıyorum. Erken Rezervasyon Bütçe Kurtarır esprisini hep aynı ses tonuyla yineliyorum. Gülüşüyoruz. Deliler evinde bu
esprinin kırk farklı versiyonunu üretip zekâmıza hayran kalan kahkahalar attığımızı düşünmemeye çalışıyorum. Sık sık sigara molası veriyorum; öksürük krizlerine girmek, normal insanların “doktora gitsene”
tavsiyelerini dinleyip hak verir görünmek, bir gün zorla doktora götürüldüğümde kanser olduğumu duymak, bu hayalin burasında kalmak,
hep burasında kalmak, hep kanser olduğumu duymak, bu musikiyle
dans etmek, saçlarımı açıp rüzgâra vermek… mola bitiyor.
	
Evimdeki ilk saatlerde tedirgin durmama alıştılar artık. Hemen
kahkahalar patlatamıyorum, bir önsevişmeye ihtiyacım oluyor. Hayata
çok fazla maruz kalmış olmamıza rağmen, diğerleri hemen üstlerinden çıkarıp atıyorlar başkalarının gözlerini. Benim de er geç aralarına
katılacağımı, artık bu yolun yolcusu olduğum için istesem de bundan
vazgeçemeyeceğimi biliyorlar. Bense onlardan daha gafilim kendime.
Hâlâ başka bir yolu olduğunu düşünüyorum. Çok düşünüyorsun, diyor biri kendi lehçesiyle. Sen yine o kız çocuğunu mu gördün, diyor
bir başkası. Artık aynı şeyleri konuşmak istemiyorum, diyorum. Bütün
akşam bunu söylüyorum farklı kahkaha şekillerinde. Sürekli itiraz ediyorum bu deliliğe. Gecenin geç bir vaktinde, artık anlatacak takatimiz
kalmadığında susuyoruz. Yığılıp kaldığımız yerde birbirimizin yüzüne
bakmaya utanıyoruz. Önüne geçemediğim bir ihtiyacı gidermenin
zevk vermeyen günahını unutmak için saçlarımı veriyorum suyun dansına.
	
Her şey bir zaman meselesi, diyor abim. Henüz olmamışsa hiç
olmayacak değil ya. Derim etimi, etim kemiğimi sarıyor bugün; ama
çürüyecek hepsi. Sadece zaman meselesi. Er geç olacağını, geleceğini, alacağını şiddetle hatırladığımız anlarda unutmaya çalışmak ve

28

sonra tekrar tekrar kendimize hatırlatmak… Bu da insanın meselesi.
	
Abim anlatırsa anlarım diyorum. Abimi ilk kez anlayacağım
için seviniyorum.
	
Ben bir trafik kazasında öldüm yıllar önce. Babam, annem
ve kız kardeşimle birlikte. Ne yazık ki benden başka kimse farkında
değil. Yaşar gibi yaşıyorlar işte. Biri görmeyen gözlerini, diğeri yürümeyen bacaklarını, en küçüğü ise tutunamayan inancını sürükleyerek
koşuyor düğünlere, cenazelere. Hâlâ bir sınav heyecanı, başarı umudu, beğenilme kaygısı… Beni de çekiştiriyorlar üstelik. Baktım anlamıyorlar, ben de bıraktım anlatmayı.
	
Hayat ona benzememi istiyor, abi. Ben istemiyorum. Düğünlerde ağlamam, cenazelerde gülmem sorun oldu iyice.
	
Bana ilk defa ödev verdikleri gün söyledim ilk yalanımı, ilk
sınavımda öğrendim kopya çekmeyi. Nasılsa hayatıma karışacak olan
hileyi ne diye erteleyeyim? Üç tekerlekli bisikletimin pedalını çevirmeyi öğrenmeden alınmayacakmış daha büyüğü, daha güzeli. Bütün
yaşayan akranlarım uçar gibi geçiyorlar yanımdan. Bir el itekliyor arkamdan, bir tur döndürüyorum pedalı, bir adım ilerliyorum. Sonra yine
duruyor.
	
Olsun, ben zaten bir trafik kazasında öldüm yıllar önce. Haneme fazladan yazılmış bu zamanı size yetişmeye çalışarak geçirmeyeceğim.
	
Anlamadın değil mi, anlar gibi sallıyorsun başını. Gitmek istediğin hâlde seni burada tutan şeyi merak ediyorsun. Biraz daha kalacağını ve bir gün gideceğini biliyoruz ikimiz de. Bu müzik denen şey,
gürültü olmaya başlamadı mı artık? Oysa birlikte ne kadar değişmiş,
benzeşmiştik. Atmayan kalbimi sokmuştum bu yarışın içine. Sustur ne
olur, zamanı gelmedi mi?
	
Gittiğin gün fark ettim sağ avcumdaki kızarıklığı. Bu küçük bir
şeydi. Neyle kıyasladığımı şimdi hatırlamıyorum ama önemsiz, hatta

29

komik bulmuştum. Sonra devam ettim uyuyup uyanmaya. Gidişinle
birlikte avcumda açılan yara büyümeye devam etti. Anladım, başlamıştı etim çürümeye.
	
Sizin avcunuzda yara yoktu, gördüm. Yine de tiksindim başımı okşayan elinizden. Bir gün yanağıma inecek tokadı haber veriyor
şefkatiniz. Çocuklar büyüyünce ölecek merhametiniz, onların masumiyetiyle birlikte yitip gidecek. Neyse ki ben büyümeden öldüm o trafik
kazasında. Zamanı fazla bekletmeden aldım dünyadan alacağımı.
	
Ben abimi anlamıyorum, abim dönüp gidiyor.
	
Kaçar gibi çıkıp evden, saçlarımı bu kez rüzgâra verdiğimde
yasal yollarla gülüşen çiftlerin, akşam çok zorlanmadan dönecekleri
evlerinden çıktıklarını görüyorum. Herkesin günahkâr olduğunu biliyorum. Benden başka kimsenin günahının ağırlığıyla kamburlaşmadığına şaşırıyorum.
	
Ahşap binaya varmadan topluyorum saçlarımı. Gereğinden
uzun bulup rahatsız olmalarından, “kuaföre gitsene” tavsiyelerine hak
verir gözükmekten, bir gün zorla kuaföre götürülmekten kaçınıyorum. Kadının saçları uzun olmalı derdi anneannem. Öldüğünde memelerini geçmeliymiş. Benim saçlarım henüz geçmiyor. Hesaplarıma
göre dört ay var hazır olmama. Şimdi zorla doktora götürülmenin tam
sırası. Ama bir türlü başlamıyor şu öksürük nöbetleri.
	
Bir seferinde, en cırlak kahkahalı ev arkadaşım rahatsız olmuştu saçımın uzunluğundan. Diğerleri de onaylayan kahkahalar attılar. Batıl inançlara saygılıdırlar, diye düşündüm; hele ki uğursuzluğu,
ölümü çağıranlara. Anlattım, kahkahalarla güldüler, güldük.
	
Sonra bir gün onu gördüm, insanların ona yakıştırdığı adı bilmediğim küçük böceği. Ahşap binanın diğer masalarında oturan kızlara kocaman, korkunç görünen böceği. Biz dostça bakıştık. Neden
şimdi geldin, dedim, daha erken değil mi? Çok mu acıktın, ölmemi
beklemeyecek misin gözlerimi yemek için? Bir şey demeden çıktığı

30

deliğe geri girdi.
	
Abimi anladığımı sanıyorum, her şey bir zaman meselesi. Kovulduğum cennete geri döndüğüm an, şimdi.

31

32

Mustafa Akgün

1990 Şanlıurfa doğumlu. Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden
mezun oldu. İstanbul’da yaşamakta ve serbest avukatlık yapmaktadır.

Anlık

	
Evden çıktığımda henüz erkendi, ama daha fazla duramadım.
Uyandığım andan evden çıkıncaya kadar andan ayrılıp durmuştum.
Üstelik uyandığımda gün ağarmamıştı. Havanın soğuk olmasına, bahçedeki ağacın dallarının pencereye çıldırmış gibi çarpmasına, bardaktan boşanır gibi yağmur yağmasına, üstelik saat beşe epey bir vakit
olmasına rağmen, yirmi yıllık paltomu giyinerek çıktım. Evin sıcacık
olmasına bile aldırmadım. Çekilmez bir hal alan andan ayrılma durumuna daha fazla katlanamazdım.
	
Uzun zamandır düşünmeme rağmen bunun nedenini bulamıyorum. Ben buradayken ve her şey bu kadar dokunulabilir ve gerçekken andan ayrılmak da nedir? Adım atıp yürümeme, gideceğim yere
başka yollara sapmadan dosdoğru ulaşmama, herhangi bir yanlış yapmadan anı sürdürmeme rağmen, yavaş yavaş ya da aniden içinde bulunduğum yaşam anından sıyrıldığımı, anın içindeki bir şeyin çağrışımlarının peşine takılarak sürüklendiğimi hissediyorum. Böyle anlarda
kendimi, havadan mı yoksa ışıktan mı oluştuğunu bilmediğim bir zamanın içinde dolaşırken, birilerinin arkasına takılırken ya da birilerini
oralarda gezdirirken buluyorum. Sonra bir dokunuş beni kendime getiriyor ve gerçek anın içine geri dönüyorum. Bu sabah da böyle oldu.
Ama bunu daha fazla sürdüremedim ve kendimi biraz meşgul ederim
diye mahalledeki kahvehaneye gitmeye karar verdim. Saat beşe ka-

33

dar vakit de geçmiş olurdu. Yürüdüm kahvehaneye yüzüm yağmur
damlalarına çarparak, damlalar çenemden akarak, yüzüm aşağı bakarak, sular yerde saçılarak ve bacaklarım buğular içinde yarışarak.
	
Sırtımda yağmurdan iplerle ilerledim tepelemesine. Yol yokuş
yukarı aktı. Aşı boyalı köşelerden döndü sokaklar. Duyduğum bir sesle acıktığımı anımsadım.
	
“Taze, sıcak simit…”
	
Saçak altına sığınmış ayaklara yanaştım.
	
“Bir tane ver,” dedim birbirini ısıtan ellerle konuşarak.
	
“Hemen,” dedi yerinde sallanarak.
	
Sürgü yana kaydı, cam buğulandı, kol simide uzandı, simit poşete girdi, sıcacık ayaya para kondu, para demir kâseye fırlayıp çınladı. Poşeti kaptığım gibi, ipler sırtıma nakış işlerken yoluma devam
ettim. Yüzünü görmedim. Sırtımdaki nakışlara takıldı gözleri. Bir maviliğin sırtımda gezinerek nakışlara yayıldığını hissettim. Ela mıydı yoksa
bakışlar? Yoksa arkamdan hiç bakmadı mı? Dönüp bakmadım. Genç
miydi, yaşlı mıydı? Nerede almıştır simitleri? Sabah kaçta kalkmıştır?
Ben gün ağarmadan uyandığımda, o evden çıkmış karanlık sokaklarda
mı yürüyordu. Neler görmüş, neler görüp hisseder. Kafasında nelerle
dolaşır. Hangi semtte, cumbalı ya da sıvasız bir evde mi oturur. Bekâr
mıdır, yoksa evlidir de belindeki fıtıkla inleyen bir karısı, üç oğlan, iki
de kızı mı vardır. Çocuklar ki birer musibet, düşman başına olanlardan
mıdır, yoksa adam onları görünce yüzü mü ışır. Kadın adamı uyandırıp
tekrar mı uyumuştur. Akşam için neler istemiştir. Adam hangi düşten
uyanmıştır. Saçaktan düşüp ensemden giren damladan mı, kahvehaneye girmemden mi, yoksa yüzüme kalkan bakışlardan mı anlayamadım, simitçi tahayyülümden aniden uzaklaştı, yayılan bir nefes gibi
kayboldu, silindi, bir kuşun mu, bir kedinin mi ciğerine doldu, yoksa
bir cama mı buğulanıp damladı.
	
Kahvehaneye girdiğimde sırılsıklamdım. Emekli iki ihtiyarla

34

kahvehaneci dışında kimse yoktu. Biraz evvel tartıştıkları aralarındaki gergin sessizlikten belli olan huysuz iki ihtiyar ile ocağın yanında
bardaklarla uğraşan kahvehanecinin tanıdık bakışları yüzümde çok
kalmadan indi. Bir süre bu sessiz ve gergin boşluğun, emekli huysuzluğunun, kolonya kokan tıraşlı kırışık yüzlerin ve çardağa, sokak taşlarına ve rüzgârlı havaya çarpan yağmur damlalarının sesleri içinde asılı
kaldım.
	
Yanında kalorifer peteği olan cam kenarındaki masaya oturdum. Islanmış paltomu çıkarıp peteğe yaydım, peteğe kedi tünemişti,
kıpırdamadı. Posterin üstünde saat dokuzu gösteriyordu. Beşe daha
sekiz saat vardı. O zamana kadar zihnimi meşgul eder, kurulanır, yağmur da durmuş olurdu. Ama kahvehanede kimse konuşacağa benzemiyordu. Geveze kahvehaneci bile çayı önüme bırakıp gitti. Sadece,
poşeti açınca simit kokusunu alan kedi kıpırdayıp miyavladı. Ama onun
miyavlamaları da bir iki lokma yiyince söndü. Aynı ritimde şırıldayan
yağmurun masalımsı sesi altında ve sıcacık yatağında uyumaya devam
etti. Dışarıdan medet umarak camdaki buğuyu sildim. Buğunun ardında önce kasımpatılar açtı terk edilmiş çardakta. Sonra uzaktaki evler
bir suyun yüzeyinde kıvrışan siluetler gibi sallanıp durdu. Rüzgârda
savrulan yağmur damlaları rengârenk kasımpatılara kondular. Pembe, mor, kırmızı, sarı renklere bulandılar. Rengârenk kokular yaydılar.
Kokular ufku belirsiz buğulu bir dünya içinde yayılıp, arabanın arka
koltuğunda oturan kadının burnuna değdiler. Kadın bir hoş oldu. Bakışları binaları, şehrin dışındaki tepeleri ve ufku aşıp çok uzaklara gitti.
Arabanın yanından geçen küçük kızın sepetinden yayılan bu kokular,
çoktandır unutmuş olduğu hoş anıları, aklının çiçekli bahçelerinden
bakışlarının içine serdi. Sonra bakışlarını yanına oturmuş kocasına ve
ön koltuktaki kızına çevirdi. Kadının yüzünde beliren manaya şaşırdı
kocası.
	
“Ne oldu?” dedi.

35

	
“Hiç,” dedi kadın. Bir süre bekledikten sonra, “Söyle su da
alsın,” diye ekledi.
	
Koca arabadan büfede bir şeyler alan damadına seslendi. Damat büfeciden bir de su istedi. Parayı uzatırken yanında çiçekçi kız
belirdi. Ayağına çiçekli bir etek çekmiş, kulağının arkasına bir çiçek
takmıştı. Kolunda tuttuğu sepetiyle minik kız, baştan aşağı çiçeğe
kesmişti. Arabadaki iki kadını da fark etmişti.
	
“Almaz mısın çiçek?”
	
“Yok,” dedi damat.
	
“Al be bir kasımpatı, çok güzel kokar bu kasımpatı.”
	
“Yok almayacağım.”
	
“Al be bir tane,” dedi tekrar kız. Damat ön koltukta oturan
karısıyla göz göze geldi.
	
“Tamam, ver iki tane,” dedi. Çiçekçi kızın yüzünde de çiçekler
açtı.
	
Damat arabaya bindi, çiçekleri kadınlara verdi. Kadınların yüzlerinde güller, kasımpatılar açtı. Arkadaki kadının yüzünde aynı mana
belirdi, kocası fark etti, anladı, anımsadı, buğulandı. Camlar buğulandı, yağmur durdu, kedi miyavladı, önüme bir bardak kondu, bir diğeri
kalktı.
	
Simit bitmişti. Ama kahvehanedeki sessizlik gazete hışırtıları
dışında sürüp gitmekteydi. Bir ara berberin çırağı girdi çıktı. Yağmurlu pazar günün bu saatinde başka kimsenin geleceği yoktu. Bir süre
daha bekleyip iyice kurulandıktan ve posterin üstünde on çeyreği
gördükten sonra hesabı ödeyip kahvehaneden çıktım.
	
Sokaklarda bir sürü anın içinde kayboldum. Çekirdek satıcıları, köfte dumanları ve kalabalıkların arasından geçip saat kulesinin
önünde durduğumda on iki kırkı gösteriyordu. “Bileti olmayan, maça
bilet,” deyip duran gençten bilet aldım, stada girdim. Sabah yağan
yağmurdan dolayı zemin kötüydü. Zaman geçtikçe zemin çamurlaş-

36

tı, maç sıkıcı bir hal aldı. Boğaz tarafında kalan kalenin arkasındaki
taraftarların davullu coşkusunu izlemek gözüme daha hoş göründü.
Bakışlarımı zıplayan coşkuya daldırdım. Onların bu coşkusuna bilindik
bir yığın söz karışıyordu.
	
“Ayağa oynayın!”
	
“İlerde bas!”
	“Ofsayt!”
	
“Pas ver!”
	
Top ayağa oynandı. “bizi yoluna taş diye dizmişler… Güm
güm!” İlerde baskı yapıldı. “üstüne formanın rengini sürmüşler…” Bayrak havaya kalktı. “inan kimseler inanmasa da…” Pas kısa düştü. “yürekler yolunda yardan geçmişler…” Tepsi dize kondu. “…dizmişler...”
Kırmızı kurdeleyi kesti makas. “…sürmüşler...” Davulun gümbürtüsünde bir halay koptu. “…geçmişiler...” Kornalar içinde bir konvoy geçti.
Gelinin arkaya attığı çiçeği kim kaptı? Birinin ayağına basıldı, bir alkış
koptu. Bir adam, genç bir delikanlıyla mı konuşuyordu, yoksa bir kadın
komşularıyla dedikodu mu yapıyordu.
	
“Oğlanın annesi akrabalarını ziyaretinde görmüş kızı, beğenmiş. Sormuş, soruşturmuş. Araya aracılar girip kızın annesiyle buluşturmuşlar. İki kadın burun kıvırsa da, “kısmet” demişler. Çocuklarına
meseleyi açmışlar. Oğlanla kız bir yerde buluşup konuşmuşlar. Birbirlerini görmüş, beğenmişler… Bu kadar! Sonrası gördüğünüz gibi.”
	
“Bu kadar mı?” dedi delikanlı kesin, naif ve kırık bir sesle.
	
“Bu kadar!” diye cevap verdi adam.
	
“Bu mu?”
	
“Bu! Bu böyledir!”
	
Davul ve zurna seslerinin altında çocuklar kaçıştı, paralar
savruldu, takılar takıldı, halaylar çekildi. Bütün sesler bir anda kesilip
yerini bir uğultuya bıraktı. Gol yemiştik. Henüz ilk yarı bitmemesine
rağmen sıkıcı maçtan ayrıldım.

37

	
Stattan çıktığımda saat kulesi bir otuzu gösteriyordu. Can
sıkıntısından tramvaya atladım. Pek kalabalık değildi. Tramvaya bindiğimden beri gözüme takılan kadını izledim birkaç dakika. O da tramvayın yanından akıp geçen şeylerin arkasındaki bir şeyleri izliyordu.
İzlediği şeylerin onda bıraktığı anlam yüzünde beliriyordu. Bu anlam,
tramvay Karaköy’de durunca silindi, kadın indi. Yalnız olmadığımı
anladım, peşinden ben de indim. Caddeye kadar takip ettim. Yolun
karşısına geçerken araba çarpıyordu, son anda kurtuldu. Bense yolun
diğer tarafında kaldım. Büfenin köşesinden dönüp gözden yitti. Arabalar durunca girdiği sokağa ve başka sokaklara baktım ama hayalim
dışında onu bir yerde bulamadım. Eminönü’ne geçene kadar hayalimde onu, sokaklarda gezdirdim, otobüslere bindirdim, apartman kapılarından içeri soktum. Eminönü’ne gelince hayalimde de yitti kadın.
Çünkü Eminönü, hayal âlemi dışında capcanlı bir hayatın sürüp gitmekte olduğunu anlatmaya çalışıyordu sanki. Dönen makaralar, korkuluklara yaslanan kollar, havalanan güvercinler, uzaklaşan vapurlar,
ayakkabı boyacıları, balık kokuları, işportacı bağırışları, korna sesleri,
bütün bu şeyler, şehrin tüm ruhunu, kimliğini, hüznünü, sevincini ve
öfkesini gözler önüne seriyordu. Bu haliyle ne tamamen hayal, ne de
tamamen gerçek, üçüncü bir âlemi andırıyordu. Bu üçüncü âlemi izledim bir süre. Kadıköy vapurunun önünde durduğumda yağmur çiselemeye başladı, vapura bindim. Havaya aldırmadan güverteye çıktım.
	
Vapur hareket edince martılar sardı dört bir yanını. Kimi havada simit kapıyor, kimi vapurla aynı hızda havada asılı kalıyor, kimi denizin yüzeyinde kanat çırparak suda yüzen simit parçalarını alıyor, kimi
de gagasını suyu sokup balık avlıyordu. Martılar denizin yüzeyinde
kanat çırptıkça, yerinde kıpraşan deniz de kanat çırpıyordu. Bunlara,
yüzeye yanaşan balıkların kuyruk çırpışı ile saçılan yağmur damlalarının kanat çırpışı eşlik ediyordu. Aynı âleme ait olduklarını hisseder
gibi uyumlu bir ritimde kanat çırpıp duruyorlardı. Bu ritim, martı ga-

38

gasını denizin kanatlarına sokunca bozuldu. Balık son anda kurtuldu
ve kuyruğunu çırparak hızla uzaklaştı. Ama kurtuluşu uzun sürmedi.
Gitti köprüden sarkıtılmış oltaya takıldı.
	
Yağmurluklu adam balığı kovaya attı, sonra oltayı tekrar denize bıraktı. Yanındaki bereli adamla beraber kollarını korkuluklara
dayayıp kaldığı yerden konuşmaya devam etti.
	
“Evet, gerçekten o adam bu şehirde yaşıyor.”
	
“Onu birkaç kez gördüm gibi buralarda. Bir seferinde konuşmuştum sanki.”
	
“Onu tanır mısın?” dedi yağmurluklu adam tebessümle.
	
“En son geçen cumartesi balığa çıktığımda köprüde görmüştüm. Az kalsın savurduğum zoka yüzüne çarpıyordu. Ama hiçbir şey
olmamış gibi yoluna devam etti.”
	
“Geçen cumartesi onu oraya çıkarmadım. Balığa çıkmayı sevmez. Bu yüzden benimle gelmedi. Bunun dışında hep benimle gezer.
Her nereye gidersem onu da yanımda götürürüm. Denizi seyrederken, vapura binerken, sokaklarda dolaşırken ve yapayalnızken o da
oradadır. O sokaklarda gezmeyi, olmadık laflar etmeyi, cesaretle davranmayı, denizi seyrederkenki kıpırtıyı bilmezdi. Onu bütün bunların
içine ben soktum.”
	
“Neyse,” dedi bereli adam. “Ben bu yazıp çizme işlerinden
pek anlamam. Verdiğin kitabının birkaç sayfasına evde baktım, ama
bana göre değil. Ortaokul biteli otuz yıl olmuş. En son herhalde o zaman kitap okumuştum. Zaten kitap okumayı o zaman da sevmezdim,
şimdi de sevmiyorum. Hayal kurmayı da sevmem. En azından en son
ne zaman kitap okuduğumu hatırlıyorum. Hayal kurmaya gelince, en
son ne zaman hayal kurduğumu bile hatırlamıyorum. Kusura bakma
ama bütün bunlar biraz boş şeylermiş gibi geliyor bana. Dedim ya
bana göre değil. Bende neyse odur. Ama sizin de işiniz zor…” dedi ve
parlayan gözlerle, “Yoksa o sen misin?” diye ekledi.

39

	
Yağmurluklu adam sustu. Gerçeğin dışına çıkamamak, onun
içine hapsolmak ne büyük bir kara talih diye düşündü.
	
“O zaman oltayı denize niye attın?” diye sordu, bereli adam
sustu, yağmur durdu, Haydarpaşa garı göz kırptı, motor sustu, martılar uzaklaştı, vapur iskeleye yanaştı, durdu, indim.
	
Bir süre Kadıköy’ün rıhtımda durup Haydarpaşa’nın selamına
karşılık verdim. Acıkmıştım, oturdum yemek yedim. Kalktım, kahve içtim. Antikacılara girdim, çıktım. Sahaflarda kitap tozu yuttum. Bir şey
beni kendi merkezine doğru çekiyordu sanki. Bunu o kitabı bulunca
anladım. İlk gençliğime ait bu kitabın kapağını görmem bile yetti. Üstünde bir sürü anı uçuşmaya başladı. Kalbim çarparak satın aldım. Koşar adım rıhtımdaki banklara yürüdüm. Havanın soğukluğunu unutarak satırları yutar gibi okudum, sayfaları ardı ardına çevirdim. Kitabın
güzelliği değildi beni cezbeden. Okudukça, onu ilk okuduğum anda
hissettiklerim, o anda olanlar, havanın durumundan terleyişime kadar,
her şeyi, şimdi oluyormuş gibi yeniden yaşadığımı hissettim. Satırların
arasında kayboldum. Kendimi bir mucizenin içinde sandım. Bu mucizenin içinde dünyalar açıldı, kapkara bir gök yükseldi, ardı ardına
yıldızlar parladı milyon kez. O gökten yağmur damladı sayfaya, kitabı
paltomun iç cebine koydum. Yağmurun başlaması unuttuğum bir şeyi
hatırlattı bana. Birden kendimi suçüstü yakalanmış gibi hissederek iskeledeki saate baktım, beşe kırk iki dakika vardı. Beşteki buluşmayı
unutmuştum, koştum.
	
Vapura son anda yetiştim. Haydarpaşa’dan da yolcu alındı,
yağmur arttıkça arttı. Yol boyu denizden Galata Kulesine uçmak istedim. Karaköy’de indiğimde beşe sekiz vardı. Yağmur sabahı aratmıyordu, sokaklara daldım. Herkesten saati sorarak, alnımdan sular akarak, sırtımdan terler boşanarak yokuş yukarı Galata Kulesine koştum.
Ulaştığımda beşi bir geçiyordu. Kulenin etrafında döndüm durdum.
Kimseyi bulamadım, bir şey de olmadı. Benden önce mi geldi, yoksa

40

benden önce mi oldu. Bekledim hava karardı, yağmur yağdı bekledim.
Ne öyle bir buluşma oldu, ne öyle bir söz vardı, ne de bir şey olacaktı. Olur ya da gelir diye ummuştum. Sabah uyandığımda bu saatte
burada olmam gerektiğini bütün varlığımla hissetmiştim. Mutlaka ya
biri gelecek ya da bir şey olacaktı. Ama olmadı. Neydi olacak olan?
Bir arkadaş mı, akraba mı kimdi gelecek? Yağmurun tadı neden ekşi?
Terimden mi? Sokaklar neden karanlık? Yağmurdan mı? Saçaklardan
şırıl şırıl sular aktı. Balkanlardan soğuk bir hava dalgası geldi, bir mülteci teknesi devrildi. Zaman her şeyin ilacı oldu, kadın bir kız çocuğu
doğurdu. Her kafadan bir ses çıktı, şarkının ardından bir alkış koptu.
Bütün anlar birbirine karıştı. Bunların atfı kimedir, neyedir, niyedir?
Hayalin içinden çıkamamak ne büyük bir kara talih. Yürüdüm yağmur
altında sendeleyerek.
41

42

Gökten Çağrı Aktan
1989 Ankara doğumlu. Kafasına Göre, Hayal Bilgisi, Başka Peron,
Tmolos Edebiyat, Berhava, Yalnızlar Mektebi ve Gölge dergilerinde
kısa öyküleri yayımlandı. Ölümsüz Öyküler, Yitik Öykü, Acilin Öyküsü,
Hayata Tutunma Öyküleri, CCLXXX ve Köy Enstitülerinden Yansımalar adlı kolektif kitaplarda öyküleriyle yer aldı. 2014 Ölümsüz Öyküler
Öykü Yarışması’nda mansiyon, 2015 Bilimkurgu Mikro Öykü Yarışması’ndaki okur oylamasında üçüncülük, 2015 Eğitim-İş Öykü Yarışması’nda ikincilik, 2016 Hayal Bilgisi Öykü Ödülü’nde birincilik elde etti.

RARGE

	
RARGE’ye giriyor Göksenin. İlintisizliğinin acısı, ayakları geri
geri gider hâldeyken ilerleyebilmesinin övüncünü pataklayıp susturuyor. Daha ilk adımında iş yerine karşı duyumsadığı sakillik hissiyatıyla
baş başa. Hayat ona başka bir masal yazabilirdi hâlbuki; figüran olmadığı bir masal.
	
Silahlı güvenlik görevlisine selam…
	
Sağdaki koridoru adımlayıp, kapısında ‘Görevli harici girmek
yasaktır’ yazan odanın kilidini açıp süzülüyor içeri. Kuru havayı tül tül
soluyor. Hemen, sağı solu paslanmış, seyyar bir petek olarak tasarlanmış köhne konvektörü çalıştırıp, oturuyor karşısına. Sıcağı gören uyku
semesi vücuda yuvalanıyor. Bağcıkların bittiği yerden patlamış, karşılıklı iki yarığa ev sahipliği yapan beyaz -ki artık değil- spor ayakkabılarını çıkartıp, topuklarını ısıtıcıya yaklaştırıyor genç adam. Buzullarla
özdeş parmaklarını ovalıyor usul usul. Ölgünleşiyor iyice. Bir yontu
gibi kakılıyor olduğu yere.
	
Biraz ısınınca, yanındaki sehpanın üzerinde duran Cam Kule
ve Kıyamete Bir Milyar Yıl kitaplarını karıştırıyor. Cam Kule’yi bitirmesine yirmi üç sayfa kaldığını görünce, bir an evvel işini bitirip münzeviliğine geri dönmek arzusuyla yanıp tutuşuyor. Üstelik bir romanı
bitirmek kadar, diğerine başlama heyecanını da önemsiyor.
	
Kapı gıcırtısı.

43

	
Gelen Gül. İş nedimesi. Kulaktan dolma bilgilerin haber verici
virtüözü.
	
“Gene mi kitap len?”
	
“Evet, gene kitap…”
	
“Ay buranın hâli ne? Gene mi üşüyon sen ablası?”
	
“Evet, gene üşüyorum.”
	
“Bak sen bol bol balık ye; hatta ana sağlığa git bi’iğne vurdur.
B12’n eksik kesin. Daha Eylül ayındayız. Normal değil senin bu tir tir
hlin.” Kendi giydiği kısa kollu tişörtü imlemek kastıyla cılız pazılarını şaplaklıyor Gül. “Pekmez iç, sabahları yumurta ye yumurta. Büyük
sözü dinle.”
	
Kova arabasına, yeşil dal desenli sarı bezini bırakıp, “Tozlar
tamam, sen de istasyondan başlayıver,” deyip dışarı yöneliyor. “Hadi
ben çıktım ablası.”
	
Gül çıkınca kapıyı kilitliyor Göksenin. Hızlıca uzun konçlu potinlerini, etli yünlü iş üstünü giyip, paspasını eline alıyor ve piti piti
mıntıkasına yöneliyor. Konvektörü söndürmüyor.
Ortalık henüz tenha; temizlikçiler ve gececi güvenlik dışında kimse
yok. Bomboş koridorlarda ıslık çala çala yürüyen Göksenin, istasyon
denilen yerin önünde duruyor.
	
Yapay zekâya selam…
	
“Lütfen komut bildirin.”
	
“Çok tatlısın İlter.”
	
“Lütfen geçerli bir komut bildirin.”
	
“İstasyona giriş yapmak istiyorum.”
	
“Ses belliği onaylandı, giriş yapabilirsiniz.”
	
İstasyon yuvarlak bir odadan ve birkaç elektronik aksamın
bağlı olduğu özekteki büyük koltuktan ibaret. Burası Göksenin’in boş
zamanlarında yazdığı öykülere ilham olmuş bir yer. Bu öykülerden birinde, bilge bir yaşlının hayat tecrübesini çalmak için kullanılıyordu

44

koltuk. Koltuğun yukarısındaki kask, bilgenin kafasını içine hapsediyor ve zihnini okuyordu kısaca. Fena bir hikâye değildi doğrusu.
	
Polarını çıkartıp işe koyuluyor Göksenin. Bilim insanlarının
yerdeki izlerini siliyor yeldir yeldir. Aslında onlar gibi olmak isteyen
genç adam, kıskançlıkla yapıyor bunu. Temizlik yapmak için yaratılmadığını düşünüyor. Kerhen burada. İşini hakir gördüğünden değil. Daha
farklı, daha mühim mesailerle uğraşmalı sanki. Alâmetifarikasını şimdilik keşfedememiş olsa da, ruhu şu an göründüğünden daha büyük
sanki. Mesela şu koltuk her ne yapıyorsa onun ehli olmalı. Ya da en
azından profesör asistanı, genç ve gelecek vadeden bir stajyer olabilir. Bunu düşündüğü anda paspası elinden bırakıyor. Paspasın sapı
yerle buluşup tıkırdıyor.
	
Erk yitimine selam…
	
Koltuğa yaklaşıyor genç adam. Düzeneğin sağını solunu,
mafsallarını inceliyor. Acaba nasıl çalışmakta? Arka alt kısmında yeşil
renkli şeffaf bir düğme var. Herhalde bu olmalı düzeneği çalıştıran.
Alet ne işe yarıyor, bilmiyor. Ne araştırılıyor acaba? Bir an içindeki kâşif uyanıp, aklını ele geçiriyor genç adamın. Etrafına bakınıyor sonra.
Az biraz fırlanıyor. Mekanizmanın etrafında döneniyor.
	
Denemekten ne kaybederim ki? Hiç, hiçbir şey... Hâlihazırda
kimse de yok ortalıkta. Bilim insanları, bilimin dahi henüz deva bulamadığı trafikle cebelleşiyor olmalı.
	
Bu gerçek, hâllenişini perçinliyor genç adamın. Alt dudağını
dişleye dişleye eğilip düğmeye basıyor o da. Boğuk gürültü bir şeylerin çalışmaya başladığının habercisi. Koltuğun kolçakları ışıl ışıl ışıyor.
İçindeki vazgeçme dürtüsü ve kaygıya rağmen kuruluyor deri koltuğa. Septik tefekkürlerin içine dalsa da, bir an durup, palas pandıras
yukarıdaki cam çeperli kaskı da indiriyor kafasına. Sonra… Sonra mavi
ışıkla kaplanıyor kellesi. Gözlerini kapıyor, istemsiz.
***

45

	
“Ruh hafızası taramasına hoş geldiniz,” diyor dişi bir ses. Ben
cevap vermeyince devam ediyor, “lütfen kaç yaşam öncesine gitmek
istediğinizi belirtin.”
	
Şaşırıyorum. Kaç yaşam! Dünyaya bir kere gelmiyor muyduk?
Bir kere gelmek yetmiyor muydu?
	
“Lütfen rakam belirtin.”
	
Herhâlde geçmişe doğru bir sıralama var. Peki, ben hangisine yolculuk etmeliyim? Merak ettiğim kaç yaşam öncesi? Olsa olsa…
En çok bir önceki hayatımı merak ettiğimi fark ediyorum. Diğerlerine
daha sonra göz atarım.
	“Bir.”
	
“Bir yaşam öncesine gitmek istediğinize emin misiniz?”
	“Eminim.”
	
“Lütfen hangi güne gitmek istediğinizi belirtin.”
	
Hım... Burada biraz duruyorum. Bir insan önceki hayatının en
çok hangi gününü merak eder ki? Doğduğu gün, evlendiği gün, gençliği, çocukluğu… Düzenek en başta ruh hafızasından bahsetmişti. Bu
muamma bellek ne kadar eskiyi okuyabilir bilemiyorum. Bu yüzden
cevabım belli oluyor.
	
“Öldüğüm gün.”
	
“Öldüğünüz güne gitmek istediğinizden emin misiniz?”
	“Eminim.”
	
Projektörün perdeye yansıyışı gibi gözkapaklarıma bir ışık
yansıyor. Parlaklık ışıl ışıl dağılıp matlaşıyor sonra. Dünya cisimleniyor.
Bir bedendeyim anlaşılan. Muhtemelen bir önceki gözlerimin kaydettiği görüntülerle göreceğim her şeyi.
	
Taş ev. Sanırım tek odalı. Dağ evi olabilir. Yanan gaz lambaları... Benim haricimde altı kişi. İkisi kadın. Ellerim erkek eli; kıllı ve
yüzüklü; yeşil renkli kahve kupasını tutuyor. O zaman da seviyormuşum kahveyi. Hem de sütlü. Pencere pervazına tane tane toplaşan

46

kar yığını. Dışarısı karanlık. Öldüğüm günün ilk saatleri. Koyu sohbet.
Duvarlarda yankılanan kahkahalar. Cangıldayış. Dağcı çantaları. Batonlar, takoz setleri, tendonlar, kazmalar… Ruh, sesleri tam olarak kaydedememiş; her ses ufak bir fısıltı sadece. Ne konuşulduğunu duyamıyorum. Ancak Türk olduğumuz aşikâr. Tellendirilen nargile, çekilen
tespih, duvarlardaki geyikli yaygılar, buhur buhur tüten Türk kahvesi,
orta sehpanın üzerindeki Sait Faik kitabı, harlı şömineye atılan Milliyet Gazetesi…
	
Kapı açılıyor aniden. Mavi pançolu adam fırtınanın onu içeriye
ittirme çabasına rağmen eşikte durmayı başarıyor. Telaşla bir şeyler
söylüyor. Yardım istiyor yahut kötü bir haber veriyor. Hızla ayaklanıyorum. Önce fellik fellik koşuşturup, ardından, didiklediğim çantadan
bir fener kapıyorum. Kırmızı bir ceket giyiyorum hemencecik üstüme.
Deri eldivenler, kar gözlüğü. Birkaç kişi daha hazırlanıyor. Ben onları
beklemiyorum. Palas pandıras dışarı çıkıyorum. Mavi pançolu adam
bir yön işaret ediyor eliyle. Ben oraya doğru koşturmaya başlıyorum.
En telaşlı, en tasalı benim. En hızlı ben davranıyorum. Arkama dahi
bakmıyorum. Karların içine bata çıka ilerlemeye çalışıyorum. Koşar
adımım ama koşamıyorum. Bacaklarım ayağımdaki botun konçunun
bittiği yere kadar kara gömülüp yavaşlatıyor beni. Düzlük kısa mesafede bitip yükselişe geçiyor üstelik. Semir semir büyüyen bir tepeye doğru çıkmaya çalışıyorum. Telaş bana batonları da unutturmuş.
Doğa meleğinin sebil ettiği kar taneleri yüzüme çarpıp aheste aheste
intihar ediyor. Gözlüğe rağmen görüş mesafesi de oldukça dar. Yine
de pes etmiyorum. Her nereye, ne için gidiyorsam hayatımın anlamı
olmalı. Bir ara arkamı döndüğümde kimsenin gelmediğini görüyorum.
Yine de hiç yavaşlamıyor, zorlana zorlana da olsa devam ediyorum. Tabii yorgunluk baş gösteriyor. Adımlarım yavaşlıyor. Hatta durma noktasına geliyorum az sonra. Ve birden… Evet, bu kesinlikle çığ! Tepenin karları tutundukları yeri bırakıp kül kül üzerime seriliyor. Ardınca

47

görüntü tamamen kararıyor. Korkunç bir an! Ulanış hayal oluyor. Ben
de, oturduğum koltukta, ilk defa dokunsal olarak algılıyorum geçmişimi; titremeye başlıyorum. Mazim can çekişirken, ayaklarıma kadar
buz tuttuğumu hissediyorum. İçler acısı bir son! Çok uzun sürmüyor.
İhtimal bir yerim kırıldı ve ayrıca nefessiz kaldım. Otopsim belli.
Bir önceki hayatımda mışıl mışıl öldüğüm kesinleştiğinde, şimdikinde
uyanıyorum. Cam çeperli başlıktan kurtuluyorum hemen. Polarımı giyiyorum ve odama doğru telaşla koşturmaya başlıyorum. Bir an evvel
konvektörün önüne oturmalıyım. Hiç bu kadar üşümemiştim.

48

49

Eda Aydın

1987 İzmir doğumlu. Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetim Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri altZine Üç Aylık Edebiyat ve Kültür Dergisi
ve altKitap 2014 Öykü Seçkisi’nde yayımlandı.

Kapan

	
Kocaman bir hapishanenin içindeyim. Sayılamayacak kadar
kalabalığız. Bacaklarım iki beton yığını gibi. Tam beş yüz ellinci adımımı atıp duruyorum olduğum yerde. Cebimdeki mendile yarına dört
yüz elli adım atmam gerektiğini not ediyorum.
	
Güneşi hatırı sayılır bir zamandır görmüyoruz ama taş yığınları ve çer çöpün içinde gri bir pusta yapış yapış sıcaklığını yaşıyoruz. Sırtımı gri küflü duvara verip oturuyorum. Dar bir çemberden
ibaret olan pazar meydanına doğru kan ter içinde, küçük bir umut
ışığı görme hevesiyle yüzlerce insan koşuyor. Bacak aralarından akan
terin diz altına kadar inen pantolonlarında bıraktığı koyu lekeleriyle,
çıplak nasırlı ayaklarıyla, göğüslerine kadar uzamış sakallarıyla koşan
adamlar, aralarından geçmeye çalışan kadınların kalçalarına, bacaklarına dokunmaktan geri durmuyorlar. Bir eliyle zıplayan göğüslerini
kapatmaya çalışan kadınlar diğer eliyle adamların saldırılarını itmeye
çalışıyor. Üzerimden atlayarak geçenlerden biri, daha bir hafta önce
kendini paslı demirlere tutturduğu iple beceriksizce asmak isterken
yere düşüp ölememiş ilk fırsatta yanıma gelip “savunduğun gibi ölüm
hâlâ kadermiş demek ki, seçenek değil,” demişti. İki yüz yaşına yaklaşmış dedesini dağda kendi haline neden bıraktığını sormamıştım bile.
Deliler gibi koşan kalabalığı simsiyah lüks bir devlet arabası ikiye yarıyor yavaşça. Çırılçıplak çocuklar arabanın üzerini esir almış…

50

	
O kargaşada göğüslerini siyah bir bandın kapattığı kel bir
kadın görünüşte üç ama gerçekte beş altı yaşında olabileceğini düşündüğüm çocuğunu kendi garip aksanıyla azarlar tonda burada beklemesini, olduğu yerden kımıldarsa bir daha annesinin yüzünü göremeyeceğini salık verip kayboluyor umut kalabalığının içinde. Bense
meydanın oradan gelmiştim az önce. Bir kadının yer elması tezgâhının
altında doğum sancısı çığlıkları attığına bizzat şahit olmuştum. Yanında sadece iki kişi vardı hâlbuki. Kolunu kaldırmaya gücü olmayan insanları böylesine coşkulu harekete geçiren dedikodunun gerçek olup
olmadığını ben de çok merak etmeye başlıyordum artık. Biri elimi
tutuverince nasıl bir şey olduğunu unuttuğum bir duyguyla içim kıyılıyor bir an. İdrardan rengi sarıya çalmış iki üç katlı şorta benzer alt
kumaşıyla üzeri çıplak olan çikolata renkli çocuk elleri elimde, bükülü bacağıma yaslanmış ağzı açık izliyor manzarayı. Vücudu kemikten
ibaret. Bir an kendine gelip akan salyalarını silmek isteyip avucunun
içiyle yayıyor ağzının her yanına.
	
Daracık bir yol, üzerinde durduğumuz. Benim de her gün
uyuyup uyandığım sokak burası aynı zamanda. Hiçbir zaman boş göremeyeceğim burayı. Bazen gözlerimi kapatarak hayal gücümün sınırlarını zorlayıp insansız düşlemeye çalışırım. İlk önce derme çatma
büyükçe evlerin önündeki ikişer bazı yerlerde üçer sıra olan çadırdan
bozma evleri yok ederim. Açılan boşluk yerlerin oluşturacağı genişliği
duyumsamaya çabalarım. Sonra sırayla her birinin içinde yaşayanları,
sokakta yürüyenleri, emekleyen ihtiyarları, ağaç varsayılan beton direklerinin dibinde köpek gibi tuvaletini yapanları, orada burada umarsızca sevişenleri silerim. Hayalimin en sonuna hâlâ nerede olduğunu
bilmediğim topraklarından sebze üretebilen yüz beşlik hırs küpü adamı ve onun dişleri yeşile çalan, vücudu siyah kıllarla kaplı torunlarını
ayırırım. Özellikle yuvalarında her daim fır dönen gözlerini ise en büyük zevkle yok ederim. Şu an karşımda oturan yüz altmış beşlik adamı

51

bırakırım sokakta sadece. Tam boş bir sokağın verdiği ferahlığın tadını çıkaracakken sildiklerim sırıtarak teker teker köşelerinde beliriverir. Bu devinim her düşümde tekrarlandıkça hayal gücümü istediğim
gibi yönetememenin verdiği ızdırapla siniveririm.
	
Yüz altmış beş yaşındaki (kendisi sürekli yaşını hatırlattığı için
herkes kaç yaşında olduğunu ezbere bilir) eliyle pazarı gösteriyor benim de gidip bakmam için. Yanımdaki çocuk bezgin çöküyor kemikli
sırtını duvara yaslayıp. Yüz altmış beş’liğin yirmi yıl kadar önce kendini öldürme teşebbüsünden sonra onulmaz halde bir lokma ekmeğe,
kışınsa iki çalının tutuşup onu ısıtmasına muhtaç devam ediyor kendi
çukurunda. Düşlerimde burada bir tek onu bırakmaya çalıştığımı bilse
ilk işi beni öldürmek olurdu eminim. “Ölmek istiyorsa neden bıçağı
göğsüne değil, boğazına değil karnına saplasın ki?” demişti birisi o
gün o kan gölü ortasındaki adamın bedeni etrafında çevrili dururken.
Tanımadığımız bir kadın (kimse kimseyi kolay kolay tanımaz bu hapishanede) adamı öyle görünce bulabildiği araçların önüne atlayıp
yardım toplamak için yalvarıyorken biz de adamın kollarından tutup
sağlık evine doğru sürüklüyorduk. Tabii ki yardım etmeye çalışanların sayısı, olayı görmezden gelip geçenlerin yanında çok az kalıyordu. Kan kokusu ve her yere bulaşan görüntüsü kimseyi rahatsız etmiyordu. En başta ben hiçbir kimsenin kendisini öldürmesine acımıyor,
üzülmüyordum. İnsanların çorak yerlerde delik deşik çürüyen vücutlarını görmek midemi bulandırmıyordu. Babam hariç.
	
O gün adamın sürekli ben yüz kırk beş’im diye mırıldanmasıyla onun öz kararına niye karıştığımızı sorguluyorduk etrafındaki kuru
kalabalık olarak. Acı çekmesi sebebiyle kayıtsız kalamıyor ama ölmesini izlemek istemiyorsak da diğerlerinin yaptığı gibi sırtımızı dönüp
gidebileceğimiz gerçeği arasında kalıyorduk. Kararsızlığımız bıçağın
karna saplanmış olmasından dolayıydı. Ölmeyi isteyip istemediğine
karar verememiş birinin eylemine ne yapılabilirdi ki?

52

	
Bir süre sonra dikkatler adamdan çok araç bulmaya çalışan
kadına kaydı. Belki ailesine yaptığı boş vermişliklerin vicdan azabındandı bu çabası. Belki de biriyle bağları olmadığı için bunun sorumluluk duygusunu hiç tatmamasının boşluğuydu. Çünkü kişinin ailesini
tanımamaktan geçiyor artık bu dünyada yaşamaya çalışmak. Gözünüzün önünde soy ağacınız yaşıyor ve her biri yardım ve ölümü bekler
bir hâle geliyor. Mesela aileler olmasa olur ama arkadaş denilen o varlıklardan yanımızda bulundurabiliriz. Çünkü isyan buralarda hem tek
başına yapılmıyor hem de bu direniş sonucunda alıp başınızı kayıplara
karıştığınızda bunu yüzünüze vuracak bir tek kişi bile göremiyorsunuz.
	
Hava toz, ter, pişmiş kedi ve köpek kokusuyla dolu. Yüz altmış
beş’lik insan yığının arasından ezilmeleri göze alarak yanıma kadar geliyor. Onunla ortak bir işaret dili geliştirdik bu uzun yıllar içerisinde.
Alt sokaktaki köşeye kazık çakan ondan yaklaşık elli yıl büyük yatalak
adamla hiçbir zaman beceremedik bu dili mesela. “Doğru mu anladığım?” diye soruyor. “Bir bebek ölü doğmuş,” diyorum. Yara içindeki
başını sağa sola sallayıp ellerini gökyüzüne doğru açıyor. “Mucize bu,”
diyor. Parmak uçlarını defalarca göğsüne bastırıp “ben,” diyor, ”ben
ne zaman öleceğim?” Ona bakmak istemiyorum. Kemik çocuk başını
koluma doğru yaslıyor hâlsiz, gözü kalabalık arasından arada bir seçebildiği yere odaklanmış. Karşı çaprazdaki iki çadır arasında yaşları
yirmilerde uzun ömür derdine düşmemiş bir çift çırılçıplak çözüm arıyorlar birbirlerinin bedenlerinde. Daha fazla görmemesi için çocuğu
tutup sol tarafıma geçiriyorum.
	
İğne atsan gerçekten yere düşmeyecek sokak yıllar sonra
şenlik alanına dönüşüyor adeta. “Öldü. Bir bebek öldü!” alkışlar kıyamet gibi oluyor. Meydana ulaşamamışlara haber dalga dalga yayılıyor.
Sokaktan tanıdığım motorlu çocukların gelmesini kollarken köşeden
döndüklerini görür görmez ıslık çalarak durduruyorum. Çocuğu ora-

53

da bırakmaya gönlüm razı gelmiyor. Kırılacakmış gibi tedirginlikle kucağıma alıp motorun kıyısına ilişiyorum. Mızıklanıyor kollarımda baygın, “Annem,” diyor sadece korkuyla. Kafasından büyük gibi görünen
bu korkulu gözlerde kendi gözlerimi görür gibi oluyorum. Yıllar önce
çok sert geçen bir kış günü yaklaşık on dört saat sokakta çalıştığım iş
yerine gelerek, “Ben babamı vurdum, sen de beni vuracaksın,” diyen
babamın gelenekmişçesine insanı katil olmaya mecbur bırakması beni
dehşete düşürmüştü. Kendi babasını öldürmenin taşınmaz yükünü,
önündeki ortalama süresi belli olmayan yaşamını sona erdirme görevini kendi oğluna acımazsızca veriyor, devir teslim yaptırtmaya hakkı
olduğunu sanıyordu. Peki ben kime öldürtecektim kendimi?
	
Ölen üç yüzlerinde biri olsaydı ben de sevinirdim elbette diyorum motoru süren Diçko’ya. Diçko konuşmayı bilmiyor. Nedenini
bilmiyorum. Meydana bir dakikaya yakın bir sürede ulaşabilecekken
motora atlayanlardan ve insan yığınını aşamamaktan dolayı uzun süre
sonra varıyoruz. Her adımda şenlik, yerini dalga dalga sessizliğe bırakıyor. Diğer dünyanın kapısı kapalı işte gitmek istemeyene. Hem kilitli
hem de özgürüz burada. Sefil bir özgürlük içindeyiz. İniyorum motordan. Doğum (ya da ölüm) yapan kadının yanına doğru yeltenmiyorum
bile. Ölüm yapsaydı baş tacı edilecekti. Yüzlerce insanın olduğu yerde sessizlik sinir bozucu.
	
Kucağımdaki kemik çocukla birlikte insanların gerisinde bir
yere çöküp oturuyorum zar zor. Herkes birbirine bakıyor ne olduğunu
anlamak için. Birden ağlayan bebek sesi fırlayıveriyor boğucu havaya. Biri tezgâhları devirip sebzeleri savuruyor etrafa. Cinnet getiren
adamdan kaçmaya çalışanlardan dolayı izdiham oluyor. Biri bağırıyor
ona “bıçağını boşa sallama, bana sapla.” O andan sonra çığlıklar daha
şiddetli çıkıyor. Geldikleri yerlere dönmeye başlıyor herkes. Ezilenler,
lanet savuranlar, ahlayıp vahlayanlar, yakalayabildikleri kadınları kucaklayıp koşanlar… Meydan gittikçe açılırken bebek artan bir ağlama

54

nöbetiyle hiç susmuyor.
	
Ama benim karnıma binlerce çivi batıyor şimdi. Başım dönüyor. Hiç olmadığı kadar midem bulanıyor, ellerim kollarım titriyor. Babamla o anımdan da fazla. Başparmağı ağzının içinde kalmış kemik
çocuk saatler geçtikçe daha da soğuyor kucağımda. Doğru zamanı
kolluyorum. Ölümler sessiz olurmuş eskiden. Seni gömdüğümü kimseler bilmeyecek diyorum fısıldayarak. Gözyaşlarımı tutamıyor bir
sonraki güne planladığım adım hakkımdan da fazlasını yapacağımı
bilerek yola koyuluyorum.

55

56

İlay Bilgili
1981 Elazığ doğumlu. Aslen Hataylı. Marmara Üniversitesi İngilizce
Öğretmenliği Bölümü’nde öğrenim gördü. On dört yıldır öğretmen
olarak görev yapıyor. Yazıları Kafa, Bakku Dergi, Roka Dergi, Genç
Kalemler, Tmolos Edebiyat gibi dergilerde yayınladı. Sinemabed ve Sineblog isimli sitelerde film eleştirileri yazdı. Hâlen www.birgrupyazar.
com sitesinde yazmaktadır. Yazdım Sihir Oldu isimli bir kitabı bulunmaktadır.

Artis

	
Babamı hiç tanımadım. Ben doğmadan yedi gün önce ölmüş.
Babamın adı Ali, benim adım Aliye. Anam, beni ve ablamı büyütebilmek için Tekel Fabrikası’na girmiş o yıl. Fabrikanın kolları yağlı mavi
önlüğünü anam ile tanıdım. Önlüğün kumaşı serttir ve kumaşının mavisi gökyüzününkine hiç benzemez.
	
Şehre sinema geldiğinde yedi yaşındaydım. Anam, ablamı
okutamamıştı ama ben okula gidiyordum. Yayladağı; zahter kokan, ablamın saçları gibi har sabunu kokan ve anamın mavi önlüğü gibi tütün
kokan küçük bir ilçeydi o vakit. Mahallenin alt tarafında Hristiyanlar
oturuyordu. Katherine; şişko, kıvırcık saçlı ve yazısı çok güzel bir kızdı.
Ben; çelimsiz, kara kuru, erkek tipli bir çocuktum. Keti derdim ben
ona. Okula beraber yürürdük. Sinemayı ilk defa okula giderken gördüm. Bir kere sınıfta öğretmen demişti. Artistler varmış filmlerde. O
gün okuldan dönerken Keti’ye, “Sinemaya gidelim mi?” diye sordum.
“Gidelim,” dedi. En iyi arkadaşımdı ve şansa bak ki ben de onun en
iyi arkadaşıydım. Sinemanın önünde durduk. Koskoca afişte, Yol onun
altında da Tarık Akan yazıyordu.
	
“Keti bak! Artis böyle bir şey demek ki!” dedim.
	
Keti hayran hayran bakakaldı kadını sırtlamış adama. Kapıya
koştuk. Gişedeki adam “Nereye?” diye sordu ağzındaki sigaranın dumanını içine çekerek.

57

	
“İçeri, sinemaya!”
	
“Bilet aldınız mı?”
	
“Biletli mi ki?”
	
“Hadi hadi dışarı! Kele bağıttırmayın beni! Yörüyün!”
	
Daha içeri giremeden kapıdan çıkmıştık. İçim hınçla dolmuştu.
	
“Keti paran var mı?”
	“Yok.”
	
“Benim de yok. Anama desem öldürür. Ablamda zaten yoktur.
Okuldan sonra kozalak toplayacam ben! Fercehan Karı’ya satacam.”
	
Keti şaşkın şaşkın dinliyordu beni.
	
“Anama verecem parayı, o da bana harçlık verecek. İşte Keti,
onları biriktirip sinemaya gidecem, artisleri görecem!
	
“Ben de harçlıklarımı biriktiririm!”
	
Sırrımı ablama bile söylemedim üzülmesin diye. Anam onu kapıya çıkarmazdı. Ablam evde oturur, tandırı süpürür, bitişikteki evden
gelen Orhan Gencebay şarkılarını dinler, dantel örerdi. Duvardaki nakışlı Allah yazısı, onun yanında asılı tespih, anamın kenarı beyaz oyalı,
sararmış şeşyesi, avludaki küpeli, defne kokan saçlarına kar yağarken
bile musluğunun önünde, elleri morarana kadar bulaşık yıkadığı demir su deposu kadar evin bir parçasıydı ablam. Dışarıdan herhangi bir
şey ile ablamı yan yana koyamazdım hiç. Mesela yolların kenarındaki
cevizler ablamın varlığından haberdar bile değildi. Heyecanla geldim
eve. Ablam bir kazla bahçedeydi.
	
“Abla kız, bu ne?”
	
“Kırıkhan’dan anamın bir akrabası hediye göndermiş.”
	
“Bizim mi oldu yani? Benim olsun mu abla kız? Dünyanın en
güzel ablası!”
	
Ablamın sesli güldüğünü hiç hatırlamam. Yine bir çiçek bahçesi gibi gülümsedi.

58

	“Olsun!”
	
“Adı da... Artis olsun!”
	
Ablam kahkahayı patlattı! Onu gördüğüm yıllar boyunca sadece bir kez, o gün deliler gibi güldü.
	
Her gün okula gidiyor, okuldan sonra kozalak toplamaya piknik tarafına yürüyor, toplayabildiğim kadar topluyor, Fercehan Karı’ya
götürüp satıyor, aldığım parayı da anama veriyordum. Anam; tütün
sıralamaktan bitkin, sinirli, bakışları sönmüş bir kadındı. O yıl tam otuz
dört yaşındaydı. Hiç ses etmiyor, parayı alıyor, azıcık da para bana
veriyordu.
	
Artis, gündüz ben okuldayken ablamla evdeydi ama ben gelir
gelmez önlüğümü çıkarıp ormana gittiğimden o da peşimden geliyordu. Ben kozalak toplarken o etrafta geziniyor, sonra yalpalaya yalpalaya beni takip ederek eve geliyordu. Suyumuz yoktu. Haftada iki kez
belediye mahalleye tanker yollardı. Biz de evde ne kadar bakır kap
kacak varsa doldurur tankere giderdik. Artis, tankerin sesini duyar
duymaz koşar, yerdeki su birikintisinde yıkanırdı. Bazen dereye çamaşır yıkamaya giderdik. Artis gene herkesten önce gelir, yüzer, taklalar
atardı. Beni takip edip okula bile geldi bir kere. Keti görmüş bahçede.
Okulda kalamadım o gün, aldım geri götürdüm eve.
	
Bir gün ablam, annemle gezmeye giderken küçük bir dükkânda, bir kolye ve bilezik görmüş. Gece saçlarımı tararken anlatmıştı
bana. İpe dizilmiş minik sarı boncuklar varmış kolyede. Bilezik de iptenmiş. Her tarafından gök mavisi püsküller, püsküllerin aralarından
da sarı boncuklar sarkıyormuş. Dünyada sanki sinema yokmuş, artistler yokmuş da bir tek o kolye ve bilezik varmış gibi anlatıp saçlarımı
farkında olmadan çekiştiriyordu. Ses etmiyordum. Ördü, don lastiğiyle de sıkı sıkı bağladı sonra. İçi saman sapı dolu sert yastığa yattık.
Ablamın uyuduğunu anlayınca kalktım gizlice. Biriktirdiğim parayı
saydım. Bir bilet ediyordu artık!

59

	
Ertesi gün okuldan dönerken Keti’ye, “Bugün anam kozalak
toplamaya gittiğimi sandığı vakit sinemaya gidelim,” dedim. Eve yürürken sinemada ne oynuyor diye baktık. Orhan Gencebay yazıyordu.
Afişi görünce aklıma ablam geldi. Hak mıydı bu ettiğim? Kıyamadım,
gün bitmedi ya!
	
“Keti, sinemaya sonra gitsek olur mu? Ben daha çok kozalak
toplarım, söz!”
	
Keti, şişman yanaklarının üzerindeki simsiyah gözleriyle şaşkın şaşkın bana baktı. “Neden?” diye sordu.
	
“Ablama bilezik alacam bu parayla. Çok sevinir.”
	
Eve geldiğimde Artis, ablamın yanına kıvrılmış uyukluyordu.
	
“Kapatsana gözlerini abla!”
	
“Deli deli konuşma kız gene, git hele!”
	
“Hadi kız abla! Artis desene sen de!”
	
“Vak vak!”
	
Ablam kapattı gözlerini. Bir açtı ki elimde beğendiği bilezik!
Şaşırdı, attı danteli kenara. Bileziği sağa çevirdi, sola döndürdü sonra
bana sımsıkı sarıldı ki burnumda hala saçlarındaki har sabunu kokusu.
	
Tüm param gitmişti. Var gücümle her gün kozalak topladım,
her gün Fercehan Karı’ya gittim. Günler öylece geçiyordu. Param birikiyor, bahar yaklaşıyordu. Sormuştum. Orhan Gencebay’ın filmi mayısa kadar kalacak demişlerdi. Keşke anam izin verseydi de ablamı da
götürebilseydim. Anam odunu belimizde kırardı. Ben kaçardım kaçmasına da ya ablam...
	
O gün anam, Keti’nin anası Elbere Bacı’ya fal baktırmaya gidecekti öğleden sonra. Biz de Keti’yle ormana kozalak, çiçek toplamaya gidecektik. Birkaç gün sonra Paskalya’ymış, öyle dedi Keti. Paskalya ne diye sormamıştım. Aklım fikrim sinemadaydı. Ketilere varınca
anam içeri girdi ve biz naylon terliklerimiz ayaklarımızdan kaydığı
için koşmadan sokağa yöneldik. Artis bizi bekliyordu. Bir de baktık ki

60

Ketilerin papazı simsiyah giyinmiş, arkasında bir sürü insan ve siyah
bir tabut, yürüyor. Ses etmeden en arkaya geçtik; ben, Keti ve Artis.
Günlerden cumartesiydi. Acelemiz yoktu. Hristiyan mezarlığı ormanın
başındaydı. Yazın gittiğim Kur’an kursunda, birini Müslüman yaparsan
cennete gidersin demişti hoca. Ben beş parmağımın beşinin de birbirinden ayrılıp oraya buraya baktığı takunyalardan giyip abdest almayı
öğrenirken Artis de bir musluğun başına dikilmiş yıkanırdı.
	
Cenaze konvoyunun en arkasında Keti’yi Müslüman yapmaya
uğraştım epeyce, “Keti sen Hristiyansın değil mi?”
	“Evet.”
	“Neden?”
	“Bilmem.”
	
“Sen de Müslüman olsana.”
	
“Vak vak!”
	
“Neden ki?”
	
“Çünkü ben seni Müslüman yaparsam cennete gidebilirim.
Mesela anneni Müslüman yaparsan, sen de cennete gidersin. Hem
cennette her istediğin oluyormuş. Beraber sinemaya gideriz. Bedava
hem de!”
	
Papaz durdu. Mezarlığa varmıştık. Biz durmadık, ormanın içine devam ettik. Nisanda bizim oralarda her yerde çuha çiçeği olur bir
de mor dağ menekşesi. Keti, Hristiyanların altınlarıyla gömüldüğünü
söyledi çiçek toplarken.
	
“Keti, o zaman kozalak toplamayım ben. Dönerken papaz ve
insanlar gitmiş olurlar. Biz de bir mezarı açar, altınları alır, o altınlarla
da bilet alır, sinemaya gideriz.”
	
Keti’nin de aklına yatmıştı. O kadar çok menekşe toplayıp
uzun otlarla demet yapmıştık ki taşıyamadık. Yerdeki bir ağaç dalına
tüm demetleri astım. Mor bir çelenk yürüyordu sanki. Menekşeler çok
ağır olduğundan, mezar kazıp altın bulmayı bir sonraki güne ertele-

61

dik. Ben, Keti ve tepemizde mor menekşeli dev bir ağaç dalı, arkamızda Artis eve döndük. Öyle çok menekşe vardı ki anam, menekşeleri
beni yıkadığı mavi çamaşır leğenine ısladı. Ablam o gece daha bir hüzünlüydü.
	
Bir süre sonra paramı denkleştirmiştim. Nisan yağmurları o
sene sert yağmış, kozalak toplamaya neredeyse her gittiğimde ıslanmış, en sonunda da yatağa düşmüştüm. Tam on gün okula gidemedim.
Anam doktora götürdü, doktor ilaç yazdı. Hepsini alamadık ilaçların.
Param olduğunu söylemedim. İyileşmeyi dört gözle bekliyordum. Mayıs gelmeden Orhan Gencebay’ı görmeli, ablama anlatmalıydım.
	
İyileştiğim sabah heyecanla giyindim. Paramı donuma sakladım. Evde yattığım on günde ateşler içindeydim ama eve sürekli gelen gidenler olduğunu hatırlıyordum. Ablam başıma gelip ağlıyordu
geceleri. Yolda Keti’yle buluştuğumuzda Keti çok mutluydu. Elinde
kabuğu rengârenk boyanmış bir yumurta vardı.
	
“Bu sana Aliye, dedi. Paskalya Bayram’ın kutlu olsun.”
	
Öylesine şaşırmıştım ki! Dışı renkli yumurta öyle güzeldi ki!
Daha önce kimse bana hediye vermemişti. Demek ki ablam da böyle
sevinmişti bileziği aldığında! O an Hristiyan olmanın da eğlenceli bir
şey olduğuna karar verdim. Bir daha Keti’ye hiç Müslüman ol demedim.
	
“Sağol Keti. Paran hazır mı?”
	
“Evet, her gün sen gelirsin diye getiriyordum.”
	
O gün paydos zili çalmak bilmedi! Donumdaki parayı tuvalette çıkardım. Hızlıca sinemanın yolunu tuttuk. Öğleden sonraydı.
Sinemanın önüne geldiğimizde afişi görmemle içime sevinç dolması
bir oldu! Bilet gişesine yaklaşınca içeriden gelen davul, zurna sesini
duydum.
	
“Keti koş film başlamış!”
	
Gişeye yaklaşınca boş olduğunu gördüm. Keti ile birbirimi-

62

ze baktık. Merakla içeriye doğru yürümeye başlamıştık ki aynı adamı
gördük.
	“Nereye?”
	
“Sinemaya. Bilet paramız var.”
	
Adam bir kahkaha patlattı. Sigarası yine ağzındaydı.
	
“Sinema geçen hafta kapandı.”
	
Bir nefes daha çekti sigarasından.
	
“Kimse gelmiyordu zaten ciğerim! Burayı da düğün salonu
yaptık. Hadi hele çıkın dışarı!”
	
“Ama afiş? Orhan Gencebay?”
	
“Kele hös! Yörü dışarı! Almayım ayağımın altına ha! Her iş benim başımda zaten!”
	
Dışarı çıktık. Afişin altında gözlerimden yaşlar süzüldü. Cebimdeki yumurtayı öyle sıkmıştım ki yumurta kırıldı. Dünyanın en güzel yumurtasını kırmıştım! Elimi, Keti’ye fark ettirmeden sildim.
	
“Hadi Keti, gidelim!”
	
Hayattaki en büyük hayalim göz göre göre yok olmuştu! İnsanlara ilk kez o gün öfke duydum. Nasıl sinemaya gitmezlerdi? İnsan
hiç artistleri de mi merak etmezdi? Diyelim paraları yoktu; insan kozalak toplar, menekşe satardı. Öfkeyle yürürken ablama bilezik aldığım
dükkânı gördüm. Kolye vitrindeydi hâlâ. Hışımla içeri girip cebimdeki
tüm parayla daha önce alamadığım kolyeyi aldım. En azından ablam
sevinsin istedim. Zaten Orhan Gencebay’ı da anlatamayacaktım ablama! Ev ağzına kadar doluydu. Açlıktan başım dönüyordu. İçeriden
gelen tavuk kokusuyla dizlerim titremeye başladı.
	
“Ablaaaa! Kız abla!”
	
Bu kadar insan neden bizdeydi anlamamıştım. Anam birileriyle konuşuyordu, diğer tarafta başkaları çay içiyordu, mutfaktaki kadınlar yemek yiyordu. Ablamı hiçbir yerde bulamamıştım. Dayanamayıp
mutfağa koştum tekrar. Bir kâse tavuklu çorba koydum, ağzımdan aka

63

aka mideye indirdim! Sonra da tavuklu pilavdan alıp soluksuz yedim!
Her gün kuru bulgur yemekten tavuğun tadını unutmuştum! Kesin
Hristiyan bir komşumuz getirmişti. Yumurtaları boyuyor, tavukları da
pilav yapıyorlardı!
	“Ablaaa!”
	
Ablam hiçbir yerde yoktu. Kalabalıkta anam beni görmemişti
bile! Tandıra yöneldim ki ablamın ağlama sesini duydum. Koştum koştum! Aptal naylon terliklerle de koşulmuyordu ki! Sendeledim ama
düşmedim.
	
“Abla! Nerdesin sen? Sabahtan beri seni arıyorum? Kız abla,
n’oldu, desene!”
	
Ablam bana dünyada kimsenin kimseye sarılmadığı kadar kocaman sarıldı! Bütün Yayladağı kadar sarıldı, bilmediği ceviz ağaçları,
böğürtlenler, karadutlar kadar sarıldı!
	“Aliye!”
	
“N’oldu kız abla? Anam mı kızdı yoksa?”
	
Ses etmiyor, hıçkırarak ağlıyordu.
	
“Abla kız, baksana! Kapatsana gözlerini! Hem sen niye böyle
süslü püslü giyindin?”
	
Ablam gözlerini kapatmadı.
	
“Bak sana bileziğin takımını aldım, kolyesini! Baksana be! Sinema kapanmış! Abla diyorum!”
Canım ablam! Sinemayı nereden bilsin?..
	“Aliye!”
	
“Ne var?”
	
“Anam beni bir polise verdi. Nişanım var bu gece. Yaza gidiyorum, Ağrı’ya, Doğubeyazıt’a. Seni bir daha ne zaman görürüm bilmem.”
	“Nasıl?”
	
Ablam kolyeye bakmamıştı bile. Yumurtam kırılmıştı. Sinema

64

kapanmıştı. Dünyada beni en çok seven kişi gidiyordu.
	
“Hayır! Gidemezsin! Ağrı neresi? Uzak mı?”
	
O an, keşke Keti’yi Müslüman yapabilseydim diye düşündüm.
O zaman ablamı da alıp cennete gidebilirdim!
	“Aliye...”
	
“Efendim abla?”
	
“Sana bir şey söyleyeceğim. Bak ama üzülme e mi?”
	
“Ne ki? Yok üzülmem. Söz üzülmem. Kolyeyi alacaksın ama
söz ver. Hem ben gelirim Ağrı’ya.”
	“Anam...”
	“Evet.”
	
“Bu kadar misafire ne yapacağını bilemeyince...”
	“Evet.”
	“Artis’i...”
	
“Ne olmuş ki Artis’e? Sen onu merak etme. Ben ona bakarım.”
	
“Artis’i kesti anam!”
	
Abla diyecek oldum, diyemedim. Sesim yok olmuş, o gün beni
ezip geçerek kaybolan her şeyin arasına bir de sesim eklenmişti. Bir
böğürtü, bir kesik nefes, bir tuhaf çığlıkla, söyleyemediğim her şey
yaşlara dönüşüp gözlerimden akıyordu. Avuçlarımın içi terlemişti. Koltuklarımın altı, saçlarımın dipleri hep terlemişti!
	
Bir cılız varla yok arasında “Abla,” sesi çıktı ağzımdan. Kalan
tüm gücümle ablamın örüp kurdele ile bağladıkları beliklerinden birine yanağımı verip sımsıkı sardım boynunu. Uzunca, belki bin Paskalya
Bayramı geçinceye, mevsimler atlayıncaya kadar ağladık. Gücümüz
kesilene kadar durduk öyle. Sonra ablama baktım. Gözüne çektikleri
Arap sürmesi hep akmıştı. O an boynuna taktıkları altın kolyeyi gördüm, elimdeki kolyeyi parçaladım. Sarı boncuklar tandırın her yanına
dağıldı!
“Git!” dedim.

65

	
“Sen de git! Babam da gitti, Artis de! Sen de git! Yumurtam
da kırıldı zaten! Sinemayı da kapattılar!”
	
Camiye doğru kıvrılan yola doğru koşmaya başladım ağlayarak. Naylon terliklerle koşulmuyordu. Birkaç kez düştüm. Dizlerim
kan içinde kaldı. Minarenin ışıkları yandı birden. Hoca “Allah-u Ekber!”
diye bağırdı. Dünyanın en kızgın bakışını fırlattım minareye! Fercehan
Karı’nın evinin köşesine çöktüm, arkama baktım. İlk kez Artis yoktu.
	
Eve döndükten sonra ablama aldığım kolyenin parçalarını
yerden toplayıp tandırın duvarındaki gizli oyuğuma koydum. Bir daha
da ellemedim.
	
O yaz ablam kenarı cevizli yoldan bize bakarak gitti, cevizleri
hiç göremeden. Cevizler de onu hiç tanımadı. Ardından gidebildiğim
kadar koştum yine. Sendeledim ama düşmedim.
66

67

Reyhan Karaarslan

1973 İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi Fransız Dili ve Eğitimi
Bölümü’nden mezun oldu. Edebiyata olan ilgisi okul yıllarında başladı
ve ilk öykülerini yine bu yıllarda yazdı. Uzun bir süre Murat Gülsoy’un
Yaratıcı Yazarlık ve Yazarlık atölyelerine devam etti. 2013 yılında Vanilya adlı ilk romanı Goa Yayıncılık tarafından yayımlandı. Hâlen Aykırı
Akademi’de edebiyat yazıları yazmaktadır.

Adı Singer

	
Alnının saç ile buluştuğu kısma dokundu. Kestiği saçlarının
uçları parmaklarının altından ses çıkartarak kaydı. Bu sesi bir tek o
duyuyordu. Parmaklarının uçlarına batan saçlardan huylandı, tüylerini
kabartan bir kuşa dokunmuş gibi, bir kirpinin dikenlerini görmüş gibi,
yüzyıllık bir çınar ağacının gövdesinin çatlayıp, kırılan, bir kabarıp bir
alçalan, yol yol uzanan kabuğuna yaslanmış gibi… Sonra küçük bir çocukken gördüğü o rüyayı hatırladı. Sağ işaret parmağını ileriye doğru
uzatmıştı, gökyüzünü gösteriyordu. Parmağı turuncuydu. Güneş ışınları parmağını renkten renge sokuyor, rengi bazen kızıllaşıyor bazen
de sararıyordu. Turuncu parmağı ile gökyüzünde daireler çiziyordu.
Çizdiği daireler de turuncuydu. Mavi gökyüzünde turuncu daireler…
Eğlenceliydi. Parmağını yüzüne doğru yaklaştırdığında görmüştü pulları. Korkmuştu. Parmağını aşağıya indirip hızla salladı. Salladı, salladı.
Gözlerini kapattı. Elini yavaşça yüzüne doğru getirip gözlerini açtı.
Pullar hala parmağındaydı, bir kabarıp bir sönüyordu, tıpkı bir balık
gibi nefes alıyordu.
	
“Kız ne yaptın saçına öyle? Beslemeler gibi olmuşsun.”
	
Saçlarına dokunan parmağını hızla çekti. Pullu olandı bu. Masanın üstünde duran faturaları toparlamaya başladı. Girilmiş faturalar
sola, girilmemişler sağa…
	“Kestim.”

68

	
Seher’e bakmıyor, faturaları tarihlerine göre düzenliyordu.
	
Seher masasına doğru giderken gözlerini Sırma’nın saçlarında ayıramıyordu. Biraz şaşkınlık biraz da iğrenmeyle bakıyordu. Dudağının üstü hafifçe yukarı doğru kalkmış, gözleri kocaman açılmıştı.
	
“İyi yapmışsın diyeceğim ama bir şeye benzememiş. Niye kestin?”
	“Sıkıldım.”
	
“Saçlarından mı?”
	
Cevap vermemişti Sırma. Önünde duran faturaya bakarken
neden sıkıldığını düşündü. Monitörün uykuya yatan, kararan ekranında yüzünü gördü. Karşısındaki yüz bu sabah aynada gördüğünden ne
kadar da farklıydı. Her şey o rüyalar yüzündendi.
	
Karanlıkta, dar bir yerdeydi. Uğultuya benzer sesler duyuyor
ancak hiçbir şey göremiyordu. Gözlerini örten bir şey vardı, kara ve
ağır… Elleri ile gözlerinin üstündeki perdeyi kaldırmak istedi, yapamadı. Elleri bedeninden sadece on santim yukarı kalkmış sert, pürüzlü
bir tahtaya çarpıp yerine inmişti. Dirseklerini oynatmaya çalıştı, tahta
bir zımpara dirseğinin üstündeki deriyi soydu. Oysa dirseklerini oynattığı mesafe, ellerini oynattığı kadar bile değildi. Bacaklarını kıpırdatmaya çalıştı. Ayaklarını durduğu yerden kaldırmadan, bacaklarını
diz kapaklarından iki yana ayırdı. Sağ dizi hafif yana açıldığı anda tahta bir yüzeyle buluşurken, sol dizi tahtanın pütürlü yüzeyine çoktan
yaslanmıştı. Bir tabutun içinde miydi? Alt dudağını öne çıkartıp gözlerine doğru üfledi. Nefesi burnuna doldu, gözlerini örten perde kıpırdamadı. Ayakta duruyordu, demek ki tabutun içinde değildi. Tahtanın
vücuduna değen yüzeylerinde sert küçük kabuklar vardı. Elleriyle
kabuklara dokundu. Neyin içindeydi? Kabuğu tırnaklayıp kopardı.
İçinde olduğu şey bir genişleyip, bir daralan, sert kabukları olan koca
bir kütüktü. Gözlerini örten kara perdeyi, başını iki yana sallayıp dü-

69

şürmek istedi, perde hareket etmedi. Alnına yapışmış gibiydi. Başını
biraz eğip, göz bebeklerini aşağıya kaydırdı, burnunun yarısına kadar
dayanan perdenin altındaki boşluktan yere bakmaya çalıştı. Hafif bir
aydınlık mı vardı yoksa gözleri mi karanlığa alışmıştı? Birden hızla ellerini, kollarını, bacaklarını hareket ettirdi. Kütüğü parçalayıp dışarı
çıkmak istiyordu. Nefes alamıyordu. O, kütüğü parçalayamaz ise kalbi
göğsünü parçalayıp çıkacaktı. Ah bir görebilseydi! Karanlık ne korkunçtu! Avuçlarını kütüğün kabuğuna dayayıp, tüm gücüyle itti. Kütük
ile vücudu arasında kalan mesafe sanki kapanıyordu. Nefesi çarptığı
yüzeyden yüzüne geri geldi. Burnunun ucu kabuğa değdi. Göğsünde
bir baskı hissetti. Birbirinden ayrı duran diz kapakları birleşti. Dirsekleri bedenine yapıştı. Sert, kabuklu bir kundak tarafından sıkılmaya
başlandı. Alnından gözlerine doğru sarkan perde daha da ağırlaştı.
Artık hiç kıpırdayamıyordu. İyice sıkıştı.
	
Göğsünün ortasına vurulan darbeler ile uyandı. Elini kalbinin
üstüne koydu, içinde sanki dışarıya çıkmaya çalışan bir canlı çırpınıyordu.
	
Koşar adımlarla banyoya gitti. Aynadaki haline baktı. Gözlerini
gözlerine dikti. Terden alnına yapışıp kaşlarını örten kâküllerini elinin
sırtı ile yukarı kaldırdı. Yukarı kalkan kâküller tekrar kaşlarına düştü.
Şişen gözkapaklarını açmakta zorlanıyordu. Dünyanın yükü gözkapaklarında, alnında, kaşlarının üstündeydi. Nefes alamadığını hissetti. Terden ıslanan üzerindeki beyaz tişörtü yakasından tutup çekti. Aralanan
yakadan bir parça hava sanki ciğerlerine doldu. Yüzündeki ağırlık ise
hala yerli yerindeydi. Başını iki yana salladı. Yüzüne yapışan bir yaratıktan kurtulmaya çalışırcasına hızlıca avuçlarını yüzünde gezdirdi.
İşe yaramıyordu. Alnına yapışan ağırlıktan kurtulamıyordu. Aynanın
önünde duran makası almak için elini uzattığında parmağında yine o
turuncu pulları gördü. Elini sallayıp bacağına vurmaya başladı, pulları
yok etmek istiyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Parmağına baktı, pullar

70

yoktu. Banyonun beyaz ışığında parlayan çelik makası aldı. Kaşlarını
örten kâküllerini dibinden kesti. Kesilen bir tutam saç lavaboya düştü.
Terli alnında hafif bir serinlik, bir boşluk hissetti. Alnına yapışan saç
parçalarını temizledi. Makas’ı yerine koydu. Yüzündeki perdeden sonunda kurtulmuştu.
	
“Faturayı delik deşik ettin!”
	
Sırma, Seher’in sesiyle kendine geldi. Elindeki delgeçle her
tarafı delinen faturaya baktı.
	
“Lütfü Bey görmesin valla.”
	“Dalmışım.”
	
“Dalmadığın zaman mı var sanki.”
	
Bakışlarındaki horgörü şimdi de sesindeydi. Seher’in söylediklerini ciddiye almaması gerektiğini bir yıl önce bu muhasebe ofisinde işe başladığı gün öğrenmişti. Sırma’dan iki sene önce işe başlamış olması, ticaret lisesi mezunu bile olsa, ofiste Seher’e bir üstünlük
sağlıyordu. Muhasebe Müdürü Lütfü Bey ile olan samimiyeti ise ona
üstünlük sağlayan başka özellikleri olduğunu da düşündürüyordu.
	
Delik deşik ettiği faturayı dosyaya taktı. Parmağı yine pullanmıştı. Yan gözle Seher’i kontrol edip, elini masanın altında salladı. Bir,
iki, üç, dört… Kaç kereden sonra pullar yok oluyordu? Masanın altındaki parmağına göz ucuyla baktı, pullar yoktu. Derin bir nefes aldı,
aldığı nefesi yukarıya doğru verdi, nefesi yüzünü serinletti. Aklına
kestiği saçları geldi. Boş kalan alnına vuran serin havayı eliyle ovup
yok etti. Şu sıralar her şeyi yok edebiliyordu.
	
“Ben yemeğe çıkıyorum. Sen yine sandviç getirmişsindir kesin.”
	
Yanından geçerken Seher, parfümünün kokusunu arkasında
bırakıyordu. İçe çekildiğinde genzi tıkayan, ağır baharatlı bir parfümdü ondan geride kalan. Omuzlarına değen kızıl dalgalı saçlarını elle-

71

riyle kabarttı, ofisten çıktı, Lütfü Bey de arkasından…
	
İki dilim ekmek arasına kaşar ve salam koyarak hazırladığı
sandviçini çantasından çıkardı. Babaannesi alıştırmıştı onu sandviçe,
diğer birçok şeye alıştırdığı gibi. Babaannesiyle birlikte yaşamaya
başladığında yedi yaşındaydı. O sene ilkokula başlayacaktı ama olmadı, bir sene geç gitti. Uykuları okula gitmek için babaannesinin sesiyle
değil, gördüğü kâbuslar ile bölündü. Gerçek ile kâbusun iç içe geçtiği
bir hayatta yaşamaya daha yedi yaşındayken alışmıştı. Hem gerçek
denilen şey neydi ki? Hayatını başına yıkan kapkara bir kâbus değil
miydi?
	
Elindeki sandviçi masaya, faturaların yanına bırakıp, pencereye doğru yöneldi. Pencereden güneş’in altında pırıltılar oluşturan denize baktı. Ağustos’un sıcağı camın arkasından yüzüne vurdu. Isınan
sağ yanağını okşadı. Annesi ve babasıyla geçirdiği o son yazı hatırladı.
72

	
“Bitmedi tatiliniz matiliniz!”
	
“Anacığım son iznimiz bu Hülya ile. Gitmeyelim mi bir yere?
Bütün sene çalışıp duruyoruz. Yapma ne olur!”
	
“Doymadınız gitmeye! Oturun biraz evinizde dinlenin.”
	
“Anacığım altı üstü üç dört gün. Bir gece Yalova da kalırız.
Hülya’nın arkadaşı Ayten’in düğünü var, oradan da Ayvalığa geçeriz.”
	
Babası, babaannesini ikna etmeye çalışırken annesi Sırma’yı
çoktan hazırlamaya başlamıştı bile.
	
“Bak bu beyaz, kenarları dantelli elbiseyi giyersin düğünde
olur mu? Hem buruşmuyor da.”
	
Beyaz dantelli elbiseyi Sırma’nın üstüne tutmuş, kendini geriye çekip kızına bir de uzaktan bakmıştı. Gördüğünden mutlu olmuş,
gözleri parlamıştı.
	
“Ne de güzel oldu benim kızım!”
	
“Sen ne giyeceksin anneciğim?”

	
“Bak bunu giyeceğim. Güzel mi?”
	
Annesinin gösterdiği, üzerinde etiketi sallanan bordo kolsuz
elbiseye Sırma hayranlıkla bakıyordu. Kumaşın üzerinde, annesinin elbiseyi hareket ettirmesiyle yanıp yanıp sönen pırıltılar vardı. Yavru bir
kuşa dokunur gibi incitmekten korkarak elbiseye dokundu. Avucunu
elbisenin yumuşak kumaşı ile doldurdu, avucu gıdıklandı.
	
Tatil bavulları hazırlanıp yola çıkıldığında babaannesi, dualar
ile bir sürahi suyu arkalarından döktü. Yüzünde daha önce görmediği
bir hüzün vardı. “Yaşlılık huysuzluğu” demişti annesi babaannesinin
bu haline.
	
Feribotta tek tek tüm araçları saymış, babasının aldığı simidi
de martılara yedirmişti. Denize düşmeden hava da kapılan simit parçaları ile martıları bir yarışa sokmuştu. Açıkgöz olanları hemen simidi
yakalıyor, diğerleri ise kapılan simidin ardından bakıp duruyorlardı.
	
Düğün yeşillikler içinde kocaman bir bahçedeydi. Bahçeyi küçük bir dere ortadan ikiye bölüyor, derenin üzerinden geçen köprüler
ise bahçeyi yeniden birbirine bağlıyordu. Her taraf ışıl ışıldı. Annesi bordo elbisesinin içinde çok güzel gözüküyordu. Saçlarını yukarı
toplamış, ince, uzun boynu tüm güzelliğiyle ortaya çıkmıştı. Babası
lacivert keten takım elbisesinin içine giydiği beyaz gömlek ile damat
gibiydi. Beyaz gömlek, esmer tenini ortaya çıkartıyor, bal rengi gözleri ise sanki daha fazla parlıyordu. Bembeyaz örtüsü kır çiçekleri ile
süslenmiş, üzerinde kocaman pembe bir şamdan olan masaya oturdular. Sırma koşarak, orkestranın önündeki alanı dolduran rengârenk
balonların içine atmıştı kendini. Onları kucaklayıp havaya atıyor sonra
da havaya attığı her bir balonu yeniden yakalamaya çalışıyordu. Sonu
gelmeyen bir oyundu ve Sırma bu oyunda çok mutluydu. Müzikle birlikte, balonlarla dolan alan dans eden insanlarla dolmuş, balonlara da
Sırma’ya da yer kalmamıştı. Kendine yeni bir oyun bulmuş, dans eden
çiftlerden boşalan masalardaki şekerleri toplamaya başlamıştı. Elbise-

73

sinin dantel eteğinin arasında sakladığı şekerleri ile bahçenin en uzak
köşesine gitmişti. Dalları yere değecek kadar uzun olan bir ağacın
altında oturup, topladığı şekerleri renklerine göre elbisenin eteğine
dizmişti. Elbisesi şekerler ile renklenmişti. Kırmızılar, pembeler, maviler, turuncular… İçi çikolatalı, üzeri şekerli renkli toplar… Babası koşar
adımlar ile yanına yaklaşırken o, en sevdiği renkten başlayarak tüm
şekerleri çoktan yemişti. Düğün onun için şeker demekti.
	
Gecenin ilerleyen saatlerinde gürültü ile çalan müziğin sesi
onu iyice yormuş, babasının kucağına kıvrılmıştı. Ne kadar süre öyle
kaldığını bilmiyordu. Gözlerini araladığında babasının kucağında, bir
apartmanın içinde merdivenleri çıkıyorlardı. Gözlerini yeniden kapattı. Bedeninin bir yatağa bırakıldığını hissetti ve nerede olduğunu anlamak istercesine gözlerini açmaya çalıştı. Annesi, eteği çikolata lekesi
olan beyaz dantel elbisesini üstünden çıkartıyordu. Uykulu gözler ile
yatağın yanındaki komodinin üzerinde duran, annesinin arkadaşının
fotoğrafını gördü. Başı yumuşacık bir yastığa gömüldü. Alnına ıslak
bir öpücük kondu. Kendini uykuya teslim etti.
	
Derin uykusu gecenin bir yarısı…
	
“Yedin mi sandviçini?”
	
Bulut öbeğine takılan bakışı yemekten dönen Seher’in sesiyle
kurtuldu, yerine yerleşti.
	
Masasında duran sandviçine baktı.
	
“Yok, canım istemedi.”
	
Seher elindeki aynada yüzünü kontrol ediyor, dudaklarından
taşan gülkurusu rujunu parmağının ucu ile temizliyordu. Sırma onu
bekleyen faturalara doğru gidip masasına oturdu, akşamın olmasını
bekledi. Girilmiş faturalar sola, girilmemişler sağa…
***
	
Televizyonun karşısındaki kanepeye oturup, öğleden kalma

74

salamlı kaşarlı sandviçinden büyükçe bir parça ısırdı. Ağzında bir iki
döndürmeye çalıştı, beceremedi. Sandviç ağzının içini tamamen kaplamış, ona nefes alacak yer bırakmamıştı. Kendini zorlayıp, nefes alabilmek için uğraştı, başaramadı. Ağzındaki parçayı panikle önündeki
sehpanın üstüne çıkardı. Kalbi son hızla atıyordu. Çocukluğundan beri
büyük parçaları ağzında çeviremez, her seferinde o boğulma hissini
yaşardı. Böyle olduğunu bildiği halde neden o parçayı ısırdığını düşündü. Ağzının içini dolduran her şey nefesini kesiyordu. Üniversitedeki çocuk, onu kantinin bahçesinde öptüğünde de aynı şey olmuştu.
Nasıl olduğunu anlamadan birden dudaklarına yapışmış, dudaklarını
ağzının içine hapsetmişti. Ağzının içinde dolanan dili boğazından aşağıya uzanmak ister gibi yol alıyordu. Nefes alamıyordu. Tüm gücüyle çocuğu itip, koşarak oradan uzaklaşmış, bir daha da hiçbir erkeğe
yaklaşmamıştı. Erkekler, kadınları dilleri ile boğabilirdi.
	
Kanepeye uzanıp dizlerini göğsüne kadar çekti. Ancak böyle
küçültebiliyordu kendini. Bedeninin kapladığı alan küçüldüğünde güvende olabilirdi. Bunu kim öğretmişti, hatırlamıyordu.
	
Hareket edemiyordu. Tonlarca ağırlığın altındaydı. Gözlerini
açamıyor, kapalı olan göz kapaklarının ardından karanlığı hissedebiliyordu. Oysa ne güzel kocaman bir salıncakta sallanıyor, gökyüzüne
doğru uçuyordu. Sonra salıncağın ipleri kopmuş o, çıktığı gökyüzünden hızla aşağıya düşmüş, yarılan topraktan yerin altına doğru inmişti.
Şimdi tüm yeryüzü onun üstündeydi. Vücudunu örten ağırlık hareket
etmesini engelliyor, sadece ellerini ve ayak parmaklarını oynatabiliyordu. Elini oynattığında ılık bir eli avucunda hissetti. Ayakları ise yumuşacık bir kumaşa dokunuyordu, tıpkı annesinin, avuçlarında hissettiği bordo elbisesinin kumaşı gibi… Gözlerini açması ile milyonlarca
cam kırığı aynı anda gözlerine batmaya başladı. Dağılan koca bir beton kütlesinin altındaydı. Başını yavaşça hareket ettirdi. Uzakta demir
ve beton yığınlarının altında parlayan bir çift göz vardı. Bağırmak iste-

75

di, bağıramadı. Etrafı kaplayan toz ve kireç parçaları ağzına, genzine
dolmuştu. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Başının yanında duran
kırık resim çerçevesini ve annesinin arkadaşının fotoğrafını gördü.
Üşümeye başladı. Üzerini örten ağırlık onu ısıtmaya yetmiyordu. Avucunun içindeki ılıklık soğumaya başlamıştı. Uyumak istiyordu. Bir ses
ağırlaşan gözkapaklarını kaldırdı. “Sesimi duyan var mı?”
	
Kıvrıldığı kanepeden fırladı. Nefes alamıyordu. Aynı ağırlık
hâlâ göğsünün üstündeydi. Üzerindeki tişörtün yakasını iki eliyle tutup yırttı. Bir şey onu boğuyordu. Havaya ihtiyacı vardı. Eliyle boğazını saran deriyi çekiyor, nefes almak istiyordu. Banyoya gitti, lavaboyu
açıp, akan suyu avuçlarına alması ile birlikte denizin dibini boylamış
gibi nefessiz kaldı. Üzerindeki her şeyi çıkardı. Tek bir gram ağırlığı
bile kaldıracak durumda değildi. O ağırlıklar değil miydi onun nefesini
kesen? Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Aynada çıplak bedenine, kilometrelerce koşmuş gibi inip kalkan göğsüne baktı. Kalbi sıkışıyordu.
Bir şey kalbini sıkıştırıyordu. Eliyle kalbinin üzerindeki deriyi sıyırmaya
çalıştı ama olmadı. Parmağı yine pullanmıştı, bu sefer pullara aldırmadı. Aynanın önündeki çelik makası ve üzerinde parlayan yazıyı gördü.
Belli belirsiz bir sesle, “Adı Singer’miş” dedi. Hiç düşünmeden makası
aldı. Nefes alması gerekiyordu.

76

77

Ertan Meyan

1981 Kars doğumlu. Öyküleri Varlık, Öykülem ve Öykü Gazetesi gibi
dergilerde yayımlandı. 2016 yılında düzenlenen Homeros Öykü Yarışması’nda Kısır Dağı öyküsüyle birincilik, 2017 yılında düzenlenen Ümit
Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda Oğullar, Kediler, Kelimeler öyküsüyle üçüncülük kazandı. Meslek hayatını kimya öğretmeni olarak sürdürmekle birlikte kısa öykü ve roman yazmaya devam etmektedir.

Hayvan Hakları Derneği’nde Bir Sadık

	
Sabahtan akşama kadar kot pantolonlara cep dikiyordum.
Binlerce arka cep ve her gün. Aynı servise biniyordum her sabah, aynı
börekçiden poğaça alıyor, aynı meymenetsiz ustabaşına “Günaydın,”
diyor, aynı ortacıdan iş istiyor, aynı makinenin pedalına basıyor, aynı
arabesk kanalı dinliyor, yemek-çay molalarında aynı avam muhabbete
maruz kalıyordum… Sıkılmıştım. Yeni bir iş arıyordum. En son, kapısında “Lise Mezunu Eleman Aranıyor” yazan tüp gaz dolum tesisine
gitmiş, ancak güvenlik amcanın, “Düp daşıyabilcen mi gamyunlara?”
sorusuyla gerisin geri eve dönmüştüm. Açıkçası nasıl bir iş aradığımı
tam olarak ben de bilmiyordum. Tek bildiğim programlanmış bir makineden daha fazlası olduğumdu.
	
“Merkezi Nişantaşı’nda bulunan Hayvan Hakları Derneği’mizde ofisboy olarak istihdam edilmek üzere hayvansever, duyarlı, çalışkan eleman aranmaktadır.”
	
Gazetedeki ilanı görür görmez heyecanlandım. Hayvanlara
yabancı değildim. “Haklar” konusunda da duyarsız sayılmazdım. Şansım yaver giderse işe alınmamam için hiçbir neden yoktu. Pazartesi
günü ustaya hastaneye gideceğimi söyleyip doğruca verilen adrese
gittim. Kapıyı kırklarında var yok, sarışın, mavi gözlü, iri göğüslü bir
afet-i cihan açtı. Dernek başkanının ta kendisiydi: Suzan Gün. Evvela
yaş, eğitim durumu ve daha önce yaptığım işler konusunda muhtelif

78

sualler sordu. Ardından görünüşte masum ancak içinde türlü tuzaklar
barındıran asıl sorularına geçti.
	“Hayvanlar deyince aklınıza ne geliyor, Sadık bey?”
	
İlk zamanlar öyle hitap ediyordu bana: Sadık bey! Doğrusunu
söylemek gerekirse, yekten “hayvanlar” deyince, aklıma Veysel Koca
gelmişti. Bizim lisenin müdür yardımcısıydı. Her sabah toplandığımız
tören alanında bu şekilde haykırırdı: “Hayvanlar!” Neyse ki babamın
bir sözü kulağıma küpedir hep: “Kişinin aklına ilk geleni söylemesi ile
topluluk içinde yellenmesi aynı derecede utanç vericidir.” Tam olarak
böyle mi söylemişti, emin değilim, ama bu mealde bir şey söylediğini
hatırlıyorum.
	
“Hayvanlar en yakın dostlarımızdır,” dedim.
	
“Evcil hayvanınız var mı peki?”
	
Köyde en son bir kedi, iki köpek, altı inek ve birkaç tane de
buzağımız vardı. Kazların sayısını hatırlamıyorum bile. Hepsini saymaya lüzum görmedim tabii.
	
“Evet, efendim,” dedim. “Bir kedim var.”
	
Efendim! Gerçekten havalı bir cevaptı. Kendimden emin duruşum Suzan hanımı etkilemiş olacak ki, derneğin iş ve işleyişinden
kısaca söz ettikten sonra, “Hayırlı olsun,” dedi.
	
O vakitler dernek kuruluş aşamasındaydı. Evrak işleri başta
olmak üzere vazifelerim arasında sayılmayacak birçok konuda Suzan
hanıma gönüllü olarak yardımcı oldum. Derneğin ilk ofisboyu olmam,
bir nevi ev sahipliği statüsü sağlamıştı bana. Gerek renkli üye profili,
gerekse toplantı ve sohbetleriyle gelişimime her an katkı sağlayan bu
yer, zamanla evim gibi oldu desem, mübalağa etmiş olmam. Şehirle
ancak yirmili yaşlarında tanışmış biri olarak kendimi otuzundan sonra
kent hayatının en önemli sorunlarından biri olan “hayvan hakları” üzerine kafa yorarken bulmuştum. Kısa sürede üst sınıfa geçmiş çalışkan
ilkokul çocuklarından farksızdım. Derneğe gelen birçok farklı mes-

79

lek erbabı, sanatçı ve fikir insanının birbirleriyle, toplumla, dünyayla
kurdukları ilişki, benim dünyamın sınırlarını fazlasıyla aşıyordu. Ancak
değişim-dönüşüme açık ve bilgiye aç biriyseniz, sizin için hiçbir engel
aşılmaz değildir.
	
Zamanımın çoğunu kitap okuyarak geçiriyordum. Kısa zamanda başta Suzan hanım olmak üzere dernekteki birçok kişinin takdirini
toplamayı başardım. Yazar Mete bey de bunlardan biriydi. Derneğimizin ender erkek müdavimlerinden Mete bey, şimdilerde pek tanınmasa da bizden önceki kuşaklar arasında hatırı sayılır bir konuma sahip. En azından dernekte öyle. Çabamdan ötürü birkaç kitabını bana
armağan etti. O kadar eski kelimeyi bir arada görmemiş olduğunuza
bahse girerim. Bittabi, hiçbir şey anlamadım yazdıklarından. Ancak
yaşına hürmetten beğendiğimi, kendisinden öğrenecek çok şeyimiz
olduğunu falan söyledim. Hatta hızımı alamayıp bu süreçte yazdığım
hayvanlarla ilgili kısa bir öykümü değerlendirmesini istedim. Niyetim,
kendisini önemli bir yazar gibi hissetmesini sağlamaktı. O ne yaptı
dersiniz? Gözlüklerinin altından bir süre öyküyü inceledikten sonra
dilini birkaç defa damağına değdirip,
	
“Yahu Sadıkcım,” dedi. “Bana kalırsa, memlekette senin kadar
güzel çay demleyen yok.”
	
Neymiş efendim, herkes en iyi bildiği işi yapmalıymış! Yaşıtları
camilerin çay ocaklarında dini sohbetler eden biri için fazla rekabetçiydi. Bilmesem, geliş-gidiş saatlerinin Suzan hanımınkiyle çakışmasını
tesadüfe yorardım. Her neyse, “Teşekkür ederim, Mete bey,” dedim
sadece.
	
Uzatmak istemiyordum. Gel gör ki, yavuz hırsız misali peşimi bırakmaya niyeti yoktu. Suzan hanımla birlikte derneğe yeni gelen
birkaç üyenin de bizi dinlemesini fırsat bilip coştukça coştu.
	
“Efem, yazmak meşakkatli bir ameliye. Bu minvalde, nesir ilk
kademedir. Binaenaleyh, önce hüsnü niyet ve samimiyetiyle günce

80

tutmak lazım gelir. Mamafih, kent insanının haleti ruhiyesine vakıf olmak, kıraat etmek ve üzerinde tefekkür etmek icap eder…”
	
Anlayan beri gelsin! Suziş –ondan bu şekilde bahsetmeme
izin verin- tatlı tatlı gülümsüyordu. Ah o nasıl güzellik! Elimden gelse
uzun uzadıya yazmak isterdim. İnce boynunu okşayan sarı zülüflerini,
sütbeyaz ellerini, minik adımlarla oradan oraya seğirtişini, ardında bıraktığı o içimi ısıtan yasemin kokusunu… Yazmaya başlayalı beri Mete
beye bir konuda katılıyorum: nesir, güzellikleri anlatmakta çoklukla
kifayetsiz kalıyor.
	
Kısa sürede Mete bey gibi cemiyet hayatının birçok başka
kalburüstü ismi derneğimizi ziyaret etmeye başladı. Planlama, bütçe
ve üyelik seçimleri gibi tatsız konular hâl yoluna girince yaptığımız
işin mahiyetini daha iyi kavramaya başladım. İlk önemli toplantımızı
kış ortasında yaptık. Suzan hanım, Mete bey, emekli öğretmen Füsun
hanım, kedi müptelası Nebahat hanım, Emekli Yargıç Ziya bey, zengin
dul Selma hanım, ressam Mine Körel, eski ses sanatçısı Arzu Sestaş,
Deniz hanım… herkes buradaydı.
	
Toplantının iki tane gündem maddesi vardı.
	
1.) Soğukta dışarıda kalan sokak hayvanları için alınacak tedbirler
	
2.) Hasta, sakat ve bakıma muhtaç hayvanlar için kurulması
planlanan barınak
	
Hayvanlarla tek münasebeti; etinden, sütünden bilmem her
bir şeyinden faydalanmak üzerine kurulmuş biri olarak, o gün insanlığımı yeniden gözden geçirme ihtiyacı duydum. Herhangi bir maddi
çıkar gözetmeksizin, kendi hayatları dışında kalan hayatlar için dertlenen, zamanlarından, rahatlarından feragat eden bu insanlar, saygının
en büyüğünü hak ediyordu. Karda susuz kalan güvercini, sokakta tek
fare yakalamamış işe yaramaz kediyi, havlamayı unutmuş uyuz köpeği

81

bu denli önemseyen insanlar ne güzel insanlardı. Adalarda arabaya
koşulmuş atları anlatırken gözleri dolan Füsun hanım, uluslararası
arenada hayvan haklarını koruyacak AİHM benzeri bir mahkeme kurulması için girişimlerde bulunulmasını teklif eden Nebahat hanım,
dişlerinin arasından “binaenaleyh” çeken Mete Bey, mahzun mahzun
oturan Suziş… O an, kendi küçük dünyamın sınırlarının bu sevgi sağanağının altında silinip yok olduğunu hissettim. Biraz sonra Mine Körel
hanım, üzerinde “Kuşların suyunu pencereye bıraktınız mı?”, “Dostlarımız dışarıda, unuttunuz mu?” yazılı broşürleri fotokopide çoğaltmam
için bana uzattı. O duygu yoğunluğuyla toplantı salonundan çıktım.
	
Aklıma Alabaş geldi. Babam, henüz üç aylıkken komşu köyden getirmişti. Ataları kurt köpeğiydi, öyle söylemişlerdi. İlkokula o yıl
başlamıştım. Gün boyu evimizin önünden geçen çocukları kovalıyor,
birbirimizle uğraşıyorduk. Ara sıra tatsızlıklar da olmuyor değildi. Elimi kanattığı bir gün ağlayıp eve gittim.
	
“Oh olsun,” dedi annem. “Akşamaca o itten ayrılmıyorsun!”
	
“Ben karışmıyorum,” dedim. “O bulaşıyor.”
	
“Sen de az it değilsin,” diye çıkıştı yeniden. “Bilmez miyim
seni?”
	
Kolundan tutup,
	
“Gel,” dedim. “Gel de kendin gör!”
	
Alabaş gölgelikte uzanmış, dili bir karış dışarıda hehliyordu.
Şöyle bir önünden geçeyim dememe kalmadan üzerime atıldı. Annem
bizi izliyordu.
	
“Gördün mü,” dedim, “kimin bulaştığını?”
	Güldü.
	
Çok çabuk büyüyordu. Keleş diye uysal, yaşlı bir köpeğimiz
daha vardı. Alabaş’la pek anlaşamıyorlardı. O kış bir sabah uyandığımızda Keleş’i ölmüş bulduk. Gece Alabaş’la boğuşmuşlardı. Yazla
birlikte babam sürüye Alabaş’ı götürdü. Ancak bu çok sürmedi. Gece

82

kurtlar sürüye saldırmış, iki koyunu öldürmüşlerdi. Dediklerine göre;
Alabaş hiçbir şey yapmamış, sadece uzaktan havlamakla yetinmişti.
Babam, Alabaş’ın kurt köpeği olmadığını söyleyip duruyordu. Epey
zaman evin yanında zincirde kaldı. Kocaman olmuştu ama onunla uğraşmayı hâlâ çok seviyordum. Bir sabah kalktığımda yoktu. Annem,
babamın götürdüğünü söyleyince, ona bir şans daha verildiğini, yeniden sürüye götürüldüğünü düşündüm. Gerçeği akşamında öğrendim.
Babam Kasap Deresi’ne bırakmıştı onu. Kasap deresi, şehir yolunda
sahipsiz, işe yaramaz, yaralı hayvanların bırakıldığı ve gece kurtlar tarafından parçalandığı ıssız bir yerdi.
	
Fotokopileri alıp toplantı salonuna dönüyordum ki, yerden
bitme Toni’nin ayağına bastım. Bir çığlık attı, çocuk bağırtısı zannederdiniz. O kadar küçük ki! Böyle köpek mi olur?
	
“Sadık ne oldu Toni’ye?” diye koşturdu Suziş.
	
Ardından tüm hayvanseverler başımıza üşüştü.
	
“Ben bir şey görmedim,” dedim. “Herhalde ayağını kapının
altına sıkıştırdı.”
	
Kapı altı hemen incelemeye alındı. Mete Bey, ufak bir tahkikattan sonra;
	
“Filhakika, şurada bir kıymık vücut bulmuş,” dedi.
	
Suziş’e yaranacak ya!
	
“Çok doğru, Mete Bey,” dedim. “Sizden de bir şey kaçmıyor.”
	
Suziş, Toni’yi kucaklamış, seviyor; karşılıklı birbirlerini yalıyorlardı. Bir an için köpek olasım geldi. Neyim eksikti şu itten? Alsa beni
evine, öpse, okşasa… ne dese yapardım.
	
“Ne tatlı şeysin sen böyle!” dedim.
	
Bücür Toni, patlak gözlerini benden kaçırıyor, huysuzlanıyordu. Uyuz it! Dili olsa, “Anneee, bu yaptı!” diye vaveylayı koparırdı, eminim.
	
Okulların tatile girince çalışmalarımız azaldı. Üyelerimiz ek-

83

seriyetle yazlıklarına gidiyorlardı. Daha çok hayvanseverlerden gelen
talep ve şikâyetleri ilgili kurumlara iletiyorduk. Havaların iyice ısınmasıyla birlikte dernekte böcekler peyda olmaya başladı. Sayıları günden güne artıyordu. Yakaladığımı cehenneme yolluyordum tabii ama
bitecek gibi değildi. Bir taraftan da böcek öldürmenin hayvanseverlerce nasıl karşılanacağını kestiremiyordum. Mamafih, böceklerin hayvan olup olmadığı konusunda emin değildim. Aklım karışmıştı. Gogıl’a,
“Böcükler hayvanmı” diye yazdım. “Bunu mu demek istediniz ‘Böcekler hayvan mı’” diye cevap yazdı. Dalgınlık işte! Ne kadar kentli gibi
düşünseniz de, ifade ederken aslınıza rücu ediyorsunuz. Uzatmadan
söyleyeyim: böcekler hayvandı, hem de hepsi; karınca, bit, pire… Artık
daha sessiz ve sinsice hareket etmek zorundaydım. Öyle de yaptım.
Ta ki toplantı salonunda koparılan o çığlıkları duyuncaya kadar. İçeri
girdiğimde sürüye kurt dadanmışçasına herkes bir tarafa kaçışıyordu.
Bizim koca Mete Bey, köşeye sinmiş; Mine hanım ve Suziş sandalyeye
çıkmıştı. Zavallı karafatma, nereye gideceğini şaşırmıştı. Koşup yakaladım hemen.
	
“Korkmayın,” dedim. “Baksanıza, ne kadar sevimli!”
	
Çığlıklar bir kat daha arttı. Ben de dışarı götürüp ayağımla…
Neyse, ayrıntıya lüzum yok. Hemen böcek ilaçlama servisi çağrılıp
dernek köşe bucak ilaçlandı. Ancak o günkü korkusuzluğum ve takındığım insani tavır nedense yeterince takdir edilmedi. Uzun süre bu
konu üzerine düşündükten sonra şu kanıya vardım: Hayvan olmakla
bitmiyordu iş. Meskûn mahale izinsiz girer, zarar-ziyana sebep olur ve
yahut rahatsızlık uyandırırsanız, hayvan dahi olsanız fark etmiyordu.
	
Yazın ortalarına doğru derneğe gelen gidenimiz iyice azaldı.
Derneğe öğleden önce kimse gelmediğinden kahvaltımı orada hazırlıyordum. O gün de bol soğanlı, sucuklu menemen yapmıştım. Tavayı
soğuması için tezgâhın üzerine bırakmış, lavaboya gitmiştim. Döndüğümde beynimden vurulmuşa döndüm. Ben menemeni yeme hayali

84

kurarken ne idiği belirsiz bir sokak kedisi bunu çoktan gerçekleştirmişti. Tavanın altına son dil darbesini vurduğu an göz göze geldik.
İlk şoku atlattıktan sonra yavaşça gidip camı kapattım ve süpürgeyi
aldım. Tadını çıkara çıkara yapacaktım her şeyi. Bunun kediyle ilgisi
yoktu. Gerçekten. Kim yapsa aynı şekilde davranırdım. Tam pozisyonumu almıştım ki, Suziş’in çığlığını duydum: “Sadııık!” Olayı olduğu
gibi anlattım; meskun dedim, mahal dedim, menemen dedim, dinletemedim. Hayatında hiç menemen yapmamış birinin anlayabileceği bir
durum değildi zaten. Defalarca özür dilemek zorunda kaldım.
	
Hayvansever olmak öyle gözüktüğü kadar kolay değil. Bilgilerimi mütemadiyen güncellemem gerekiyordu. Belli ki mesele, meskûn
mahalde ya da zarar-ziyanda değildi. Üzerine biraz yoğunlaşınca nihayet işi çözdüm. Bir hayvanın hayvan haklarından yaralanabilmesi için
belli bir büyüklüğe erişmesi şarttı. İri kıyım olanlar için boşuna “hayvan gibi” benzetmesi yapılmıyordu. Bütün dünya kıyıya vuran balina
ve yahut yeni doğmuş panda bebek için seferber olurken, böceklerin
her gün soykırıma uğraması bir kişinin bile dikkatini çekmiyordu. Bu
sefer ikna olmuştum. Ezcümle, insanlar basit düşünürdü: büyük-küçük…
	
Ancak hiçbir şeyin gözüktüğü kadar basit olmadığını iki gün
önce bir kez daha tecrübe ettim. Tam oldum, anladım derken, yeniden başa döndüm. Feys’ten bir haber okudum;
	
“Hakkari’de sınırı geçen üç terörist, katırlarıyla birlikte güvenlik kuvvetlerimizce etkisiz hale getirildi.”
	
Etkisiz. Son zamanlarda öldürmek yerine bu kelime kullanılıyordu. Bir hayvansever olarak bu habere duyarsız kalamazdım. Hemen toplantı salonuna koşup, hızlıca haberi okudum.
	
“İnanabiliyor musunuz,” dedim. “Katırları da öldürmüşler!”
	
Sessizlik hâsıl olunca işkillendim. Fazla mı heyecan yapmıştım? Pek tabii. Ölen insanları görmezden gelmem, kabul edilir şey de-

85

ğildi.
	
“Efem,” dedi yaşlı kurt Mete bey. “Hudutlarımıza tecavüz
ediyorlar. Behemehâl bertaraf edilmeleri memleket için zaruri.” Behemehâl? Kim kime... Tecavüz nereden çıktı? Katırlardan mı bahsediyordu, emin olamadım. “Vatan mevzubahisse gerisi teferruattır,” diye
devam etti. Şükür ki, bu bildiğim cümlelerdendi.
	
“Hakkı’aliniz var efem,” dedim. “Önce vatan!”
	
Benden rol çalmasına izin veremezdim. Fakat içim rahat değildi. Kafam yine karışmıştı. Gogıl’a “Katırlar hududa tecavüz ediyor”
diye yazdım. Aboo! Ne resimler çıktı; atlar, eşekler… Kesinlikle bunu
demek istememiştim. Kapatana kadar anam ağladı; biri görür de, maazallah! Belki de katırlar saf ırk olmadıklarından hayvan sayılmıyorlardı. Ya da… bilmiyorum, bu konuyu fazla deşmek istemiyorum. En azından şartlar olgunlaşıncaya kadar! Yeri gelmişken size yine babamın
kulağıma küpe ettiğim bir sözüyle veda etmek istiyorum: “Devletli ile
deli bildiğini işler. Sen kendi işini gör.” Atasözü müydü yoksa? Her
neyse işte!

86

87

Erkan Şemin

1986 İzmir doğumlu. 2012 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema TV Bölümü, Senaryo Anasanat Dalı’ndan mezun
oldu. Öykü ve senaryo çalışmalarıyla ulusal düzeydeki yarışmalardan
çeşitli ödüller aldı. Yaşamını hâlâ İzmir’de sürdürüyor.

Atkı

	
Doğuştan biyolojik borcum olan askerliği, “Haritadan Bul,”
deseler elimi üzerine koyup göstermem en az 20 saniyeyi bulacak bir
şehirde yaptım. Şehrin en popüler duvar yazısı olan “Hakkari, Ötesi
Yok Gari” cümlesini İzmir’de herhangi bir Ege köylüsünün ağzından
duymuş olsaydım, ülkenin en kıyıda köşede kalmış kenti olduğunu
tahmin etmem hiç de zor olmazdı.
Ötesinin olmadığı, berisininse nicedir yok hükmünde saydığı bu unutulmuş kent, sanki heybetli dağların baştan başa bir nakış gibi işlediği
uçsuz bucaksız bir coğrafyaydı. Yollarda giderken çelik zırhlı araçların
o küçücük pencerelerine bile yanaştığınızda, dağlar oracıktan gözlerinizin içine içine bakıyor, nefesini bir selamlaşma mesafesi kadar
hissettiriyor. Seçim sonuçları ve çatışma haberleri dışında ekranlarda
bahsi pek geçmeyen bu şehre, pek çok şeyde olduğu gibi askerliğe
de geç kalmış, “Evlense şimdi 3 çocuğu olacaktı,” denilen bir yaşta
geldim. Kenti tanımam, kendimi tanımamla aynı zamanın içinde birbirini buldu.
	
Buraya TSK’nın sponsorluğunda bir travel turuyla gelmemiştim elbet. 25 yıl kalem tutan ellerime henüz ilk haftadan kocaman bir
silah tutuşturdular. Vatan bana emanetken benim kendimi kime emanet edeceğim henüz meçhuldü.
	
Görev yerim, Yüksekova’da dağların tam olarak gölgesine

88

konuşlanmış küçük bir Jandarma karakoluydu. Oradaki ilk günler çoğunlukla, “Benim ne işim var bu dağ başında” ile “Bayram gelmiş neyime” arasında ince bir çizgide varoluşunuzu sorguluyorsunuz. Sonraki
günlerde sırtınızı her akşam karakolun duvarlarına dayayıp karşıdaki
dağlara uzun uzun bakmaya başlayınca, artık kendi varoluşunuzu sorgulama yoğunluğunuz, Sartre seviyelerine kadar ulaşabiliyor. Akşam
ranzada Tembellik Hakkı’nı okuyup, sabah çavuşun “İtaat et, rahat et”
isimli o müthiş aforizmasıyla tanışıyorsunuz.
	
Bulunduğum karakol, esasında Kaçakçılıkla Mücadele kapsamında bölgede yol arama ve kontrol denetimlerini gerçekleştiriyordu. Kısa dönem askerleri, yolculularla daha iyi iletişim kurabilirler
mantığıyla, birinci haftadan sonra doğrudan yola çıkarırlardı. İlk haftam dolunca, karakolun hemen 100 metre yukarısında bulunan; Van,
Hakkari ve Yüksekova yollarının kesiştiği önemli bir noktada görev
yapmaya başladım. Yüksekova’dan ya da İran dolaylarından gelip,
ağırlıklı olarak Hakkari şehir merkezi, Şırnak ya da Van gibi bölgelere
giden bütün arabaları istisnasız tek tek durdurup dakikalarca arama
yapıyorduk.
	
Günlerini ailelerinden uzakta, yollarda geçiren tır şoförlerinin, sizi görür görmez insana sivil yaşamın en damar, en sıcak lezzetlerini anımsatan sohbetlerini, biraz mazot, biraz da sigara kaçırdıkları
o küçük, o yaratıcı zulalarını, İranlı kadınların güzel gözlerini, yöresel
kıyafetleriyle hep birlikte düğüne giden köylüleri, iş çıkışı servisle eve
dönen insanları, hep o yolda tanıdım. 5 ay boyunca aralıksız her gün
Hakkari’ye giren ya da çıkan arabaları tek tek durdurup valizlerinden,
bagajlarına, torpido gözünden, kaputa kadar arayınca, bir noktadan
sonra neredeyse bütün Hakkari ile tanışmış oluyorduk. Açtığımız bir
valizin arasından fırlayan bir iç çamaşırı ya da bir üniversite öğrencisinin okuduğu siyasi bir kitap, bir başka şehirde özlemle beklenen
yakınlar için paketlenmiş hediyeler, özenle katlanmış, zorlanarak sığ-

89

dırılmış kıyafetler, bin ah, bin utanma duygusu, bin kalp kırıklığı biriktiriyordu.
	
Komutanlar ara ara bizi bir araya toplayıp “Yolcularla fazla
muhatap olmayın, diyaloga girmeyin, işinizi yapın, paketleyin,” şeklinde telkinlerde bulunuyor, insanlarla kurduğumuz en ufak iletişimde
bile üzerimizden zaten hiç çekmediği gözleriyle gerekli mesajı gönderiyordu. Arkadaşlarımın çoğu böyle bir görevin içinde olmaktan,
yolcuların özel valizlerini karıştırmaktan büyük ve anlaşılmaz bir haz
duyuyordu. Komutanların bu türden motivasyon konuşmaları, erlerin
de yolculara karşı yaklaşımlarını önemli ölçüde belirliyordu. Bir ayağı
yamuk, oldukça eski ve ahşap bir masanın üzerine yolcuların bütün
valizlerini koyup, içlerini didik didik ederken, insanların hâlâ sakin bir
şekilde yanımıza gelip “Kolay gelsin asker, şafak kaç?” ya da “Memleket nere?” biçimindeki sorularının hiçbirine cevap verememiş olmak,
insanı kahrediyordu.
	
Burada yaptığımız bu yıldırıcı ve onur kırıcı iş karşısında bile
insanlardan gördüğümüz sevgi, yöre halkıyla olan ilişkilerimizin ne kadar adaletsiz bir şekilde yürüdüğünü yüzüme çarpıyordu. Böyle her
gün, her saat, her dakika süren bir arama çilesini herhangi bir Batı
şehrinde gerçekleştirseydik orada neler yaşanırdı? Günlerim uzunca
bir süre bu soruları düşünerek geçmeye başladı.
	
Oruç ayında bizim aramalarımızdan dolayı iftara geç kalan
köylülerin, dolmuşun içinde iftarlarını açarken, bize de ikram ettikleri
o sıcacık, o enfes kokan Ramazan pidelerini komutanlardan birisi araya girerek onlara geri uzattığında, ben orada adalet duygusuyla ilgili
umudumu büyük ölçüde kesmiştim. Kadın yolcuları aramak için orada
görevlendirilen genç bir astsubay, aynı dolmuşta 82 yaşında olduğunu kimliğinden öğrendiğim bir kadını aramak için aşağıya indirirken
zerre rahatsızlık hissetmiyordu.
	
Komutanların “bunlardan her şey beklenir” zihniyeti, arama

90

yapan asker arkadaşlarımı da yolculara karşı inanılmaz ölçülerde paranoyaklaştırıyordu. O yoldan geçip giden eğer Rizeli bir tır şoförüyse onunla muhabbet etmek, hâl hatır sormak, ondan bir sigara almak,
bir şekilde kabul edilebilir bir durumdu. Fakat bölge halkıyla konuşmak, onların selamlarını almak, hele hele asker olarak sizinle paylaşmak istedikleri ikramları, örneğin küçük bir elma, bir tek sigara ya da
bir bayram şekeri bile olsa almak, neredeyse askerliğimizi yakacak kadar büyük bir suçtu. Bunların hiçbirini istemiyordum, ama en azından
insanların selamlarını alamamak, gülümseyen yüzlerine bakıp sessiz
kalmak, yapılan arama için bir “kusura bakmayın” diyememek, beni
artık iyiden iyiye huzursuz etmeye başlamıştı.
	
Askerliğimin sonlarına doğru bir sabah, Yüksekova yönünden
şirin bir takım otobüsü arama noktasına doğru yanaştı. Otobüsün ön
camında ufak puntolarla Yüksekovaspor yazarken, camın diğer bölümü takımın bayraklarıyla, flamalarıyla süslenmişti. Sıcaktan sık sık
ıslattığım kepimi çıkartarak otobüse bindim. İçeride, bölgenin içinden
geldikleri belli olan genç, esmer sporcular, kulüp yöneticileri, onlara
destek olmak için gelmiş her yaştan taraftar, sanki hep birlikte düğüne gidip yolda şarkılar söylüyorlarmış da birisi gelip o an o mutluluğu
o coşkuyu ortadan bıçak gibi ikiye bölmüştü. Kimliklerini tek tek toplayıp diğer arkadaşıma teslim ettim. O, verileri bilgisayara aktarmak
için hemen otobüsten uzaklaştı. Bense bagaja doğru geçerek, sporcuların valizlerini açıp tek tek kontrol etmeye başladım.
	
Bir büyük valiz, takımın sahaya çıkarken açacağı pankarttan
oluşuyordu. Valize sığsın diye katladıkları bu uzun pankartı açarken,
karşı taraftan güneş gözlükleri ve FBI Ajanı havalarıyla vardiya komutanı bize doğru yanaştı.
	
“Aç bakalım aç, iyice aç, ne dalgaymış görelim!”
	
Zaten sonuna kadar açmıştım, ısrarla ters çevirmemi ve yere
doğru sermemi istedi. Takımın kaptanı bana hemen yardım etti, pan-

91

kartın bir ucundan tutup ters çevirdik. O esnada diğer futbolcular
da birer birer aşağıya indi. Karakola ait yol arama kontrol noktasında,
metrelerce uzunluğundaki beyaz bir bez zemin üzerine rengarenk
harflerle yazılmış bir pankart ortaya çıkıverdi.
	
“Çocuklar Ölmesin, Maça da Gelebilsin”
	
Yüzümde kontrol edilmesi güç bir tebessüm ve coşkuyla
pankarta baktım. Komutan kafayı sola yatırdı, sonra sağa yatırdı, elini
arkasına götürüp pankarta uzun uzun baktı. Telsizle bir kenarı geçip
karakol komutanına anons geçti
	
“Komutanım bir pankart var, çocuk mocuk şeyi diyor ama.. şey
yani”
	
Beş dakika sonra karakol komutanı yola geldi. Köpeklerle beraber daha detaylı bir arama yapılmasını istedi. “Çocuklar Ölmesin,
Maça da Gelebilsin” pankartı uzunca bir süre yerde durdu. Aramalar
sonunda, aynı sloganın yazıldığı atkılar, formalar dışında hiçbir şey
bulunamadı. Karakol komutanı durup durup yerdeki uzun pankarta
bakıyor, kendi kendine söyleniyordu.
	
“Çocuklar Ölmesin, Maça da Gelebilsin. Çocuklar Ölmesin,
Maça da Gelebilsin... Allah Allah…”
	
Takımın kaptanı, derin bir “Ya Sabır” çekti, sakin kalmaya çalışarak araya girdi.
	
“Komutanım? Daha Van’a kadar yolumuz var ha. Arama devam ederse maça geç kalacağız.”
	
Komutan, bir süre eliyle çenesini kaşıdı. Gözünü pankarttaki o
4 kelimeden uzunca bir süre çekemedi. Ardından donuk bir ifadeyle
başını sallamakla yetindi. Belki de o an için zekâ seviyesi sorgulanacak
korkusuyla “Ya siz şimdi burada ne demek istediniz?” sorusunu ağzından bir türlü çıkaramadı.
	
Pankartı topladık, valize geri koyduk. Yüksekovaspor futbolcuları kaybettikleri zamana karşın enerjilerini ve morallerini tüketmek

92

istemiyordu. Takım kaptanı gelip komutanların elini sıktı. Karakol komutanı bana dönerek,
	
“Kimliklerini içeride dağıt, devam etsinler,” dedi.
	
Arkadaşımın getirdiği kimlikleri alıp yeniden otobüsün içine
girdim. Komutanlar o bölgeden yavaş yavaş uzaklaşıp karakola doğru
yürüdüler.
	
İçeride kimlikleri dağıtmaya başlarken arka taraflardan bir
ses, bir kıyamet.
	
“Kırmızı… Siyah… Şampiyon… Yüksekova!”
	
Sonra bir daha, sonra bir kez daha. Taraftarlar “Kırmızı!” diye
bağırıyor, futbolcular “Siyah!” diye karşılık veriyor. Bir coşku, bir mutluluk ki kıskanılacak cinsten. O maç kazanılacak, o şehre şampiyonluk gelecekti. Bir an için kimliklerden başımı kaldırıp onları izledim.
“Kırmızı.. Siyah… Şampiyon…” dediklerinde hepsiyle beraber nefesimi
tutup ani bir coşkuyla “Yüksekova!” diye bağırmaya başladım. Herkes
bir an için susup yüzüme baktı, sonra şaşkınlıkla karışık gülenler oldu.
Elimi kaldırıp bir amigo gibi onlarla bir kez daha tezahürat yaptım.
Kimlikleri otobüsün bir kenarına fırlatıp, iki elimi kaldırarak, sevinçle
onlara eşlik ettim. En önde duran ve muhtemelen takımın yöneticisi
olan bir abi kalkıp bana sarıldı. Sonra bir tur daha söyledik.
	
“Kırmızı.. Siyah. Şampiyon.. Yüksekova…”
	
Sanki freni boşalmış bir araba gibiydim, onlarla beraber bağırmak çağırmak, aylardır içimde bastırdığım çığlığı bir ırmaktan aşağı bırakmak, beni bir nebze rahatlatmış gibiydi. Asker kıyafetlerimle eşlik ettiğim tezahüratlarla, gülen gözlerimle sanki her birine tek
tek sarılmış gibiydim. Tam otobüsten aşağı inecekken onlara bakarak
“Haydi oxir be!” (uğurlar olsun) dedim. Bu yollardan geçerken öyle
yok sayılmışlar, öyle ötelenmişler ki ufak bir Kürtçe selam bile, onlar
için çok güçlü bir mutluluk sebebiydi. Çay kaşığıyla verilen bir selam,
size kepçeyle sunulmuş bir sevgiye dönüşebiliyordu.

93

	
Takım kaptanı otobüsün hareketleneceği an birden boynuma takımın bir atkısını geçiriverdi. Üzerinde yine “Çocuklar Ölmesin,
Maça da Gelebilsin” yazan bir Yüksekovaspor atkısı... Otobüsün arka
camından komutanların gidişini korkuyla takip ederek, boynumdaki
atkıyı kamuflajımın içine hızla sakladım.
	
O gün, yoldaki mesaimiz bitip karakola dönene kadar içimdeki atkı, içimdeki o yakalanma korkusuyla beraber oracıkta saklanıverdi. Karakola döndüğümüzde ilk yaptığım iş, hiç kimselere belli
etmeden atkıyı içimden çıkarıp, kendi şahsi dolabımda saklamak oldu.
Askerlik bittiğinde o atkı, elbet askerliğimin en güzel hatırası olarak
sivil yaşamımdaki yerini alacaktı.
	
Askerliğimin tamamlanmasına birkaç hafta kala bir akşam
vakti duydum ki karakolda çok büyük bir cep telefonu araması yapılacaktı. Askerler arasında bu tip istihbaratlar, bazen MİT’ten bile daha
hızlı çalışabiliyordu. O gece komutanların dolap araması yapacağı, telefon kullanan askerleri tespit edeceği bilgisi bir şekilde bize sızdırılmıştı. Benim cep telefonum yoktu, ama bir atkım vardı. Hem de barış
atkısıydı, öyle boru değildi. Apar topar, büyük bir panikle dolabımdaki Yüksekovaspor atkısını içime saklayıp karanlıktan da faydalanarak karakolun arka tarafına geçtim. Neredeyse atkıyı koyabileceğim,
güvenle saklayacağım hiçbir yer yoktu. Hızlıca karar verdim, oradaki
toprağın bir bölümünü hemen ellerimle kazıdım. Oluşan çukura atkıyı
gömdüm. Karıştırmamak için koyduğum yeri dikkatlice aklıma yerleştirdim.
	
Ani dolap baskınları sonraki günlerde de sıklaştığı için, atkımı topraktan geri çıkarmaya hiç cesaret edemiyordum. Askerliğimin
biteceği gün, onu oradan çıkartıp valizime koymayı planlamıştım. O
gün gelene kadar da sıklıkla, yerinde duruyor mu diye kontrol etmeye gidiyordum. Herkes askerdeki yakınlarını ziyaret ederken bense,
toprağa gömdüğüm barış atkımı ziyaret ediyordum. Bir ölü ziyareti

94

gibiydi sanki bu. Toprağın başına gidip onunla uzun uzun konuşuyordum, “merak etme, çıkacaksın buradan” gibi cümleler kuruyordum.
	
Askerliğimin bitmesine 10 gün kala karakola büyük bir haber
düştü,
	
“Barış süreci bozulmuş,” dediler.
	
Aynı gün bütün silahlarımızın bakımı yeniden yapıldı, karakola
yeni mühimmatlar getirildi. Tepemizden sabah akşam uçaklar geçiyor,
yollar trafiğe sık sık kapatılıyor, açık olduğundaysa yaptığımız aramalar bir kat daha sertleşiyordu. Herkeste bir durgunluk, bir korku, bir
panik havası. Ölümün varlığını hissetmek ağır bir travma. Şafak saymak artık o kadar da komik değildi.
	
O hafta, kritik bir bölgede bulunan karakola yeni bir tank
daha getirdiler. Diğer birliklerden karakola takviye edilen bu tank,
ürkütücü görünümüyle karakolun arka bölümüne yerleştirildi. Ortalık
durulana, silahlar susana kadar bu tank, karakolun içinde kalacaktı.
	
Askerliğimin bitmesine artık sadece birkaç gün kalmıştı. Son
günümde atkımı yerinden çıkaracak, onu önümdeki özgür yaşamın bir
yoldaşı yapacaktım. Bunu ona müjdelemek için yeniden onu gömdüğüm yere gitmek istedim. O kahrolası yeni tank, başka yer kalmamış
gibi, gelip tam da benim atkımın üzerine konuşlanmıştı.
	
“Ne istedin benim barış atkımdan vicdansız?” deyip koca tankı tekmelemek istedim. Eğilip alttan taşla üzerine işaret koyduğum
yere baktım. Birkaç metre hareket etse, şöyle biraz kıpırdasa çekip
alacağım da ne mümkün. Gazinoda arkadaşlarım limonata ve kuru
pastayla buruk bir veda partisi yaparken, ben atkımı oradan çıkarmanın derdindeydim. Askerliğimin son gününe, son saatine kadar her an
için o tankı yine geri götürürler diye bir umut bekledim.
	
Barış bitmişti, o tank oradaydı artık. Bunu kabul etmek elbet
çok zordu, ama atkımı orada bırakıp gitmek dışında bana hiçbir seçenek bırakılmamıştı. Telefon konusunda takıntılı olan karakol komuta-

95

nına gidip,
	
“Tankın altındaki toprakta askerlerin sakladığı kaçak telefonlardan var komutanım, hem de Ayfon,” desem, o tank hareket ederdi
elbet. Ederdi ama telefon yerine o çukurdan benim barış atkım çıkınca ne diyecektim? Deyim yerindeyse çaresiz kaldım. Askerliğim bitti,
evime döndüm. Aklım hep o tankın altında saklı duran o atkıda kaldı.
	
Şimdi aradan tam 4 yıl geçti. Bir sürü çocuk öldü. Çocukların maça gidemediği şehirde, Yüksekovaspor şampiyon oldu. O tank,
hâlâ o atkının üzerini çiğniyor. Bir gün, aynı toprağa silahlar gömüldüğünde o ve diğer atkılar yerinden çıkacak. Atkıma kavuşmak için, işte
o günü bekliyorum...

96

97

İlyas Soner Yıldırım
1988 Şebinkarahisar doğumlu. İlköğretim ve lise eğitimini İstanbul’da
tamamladıktan sonra Dumlupınar Üniversitesi İşletme Bölümü’nden
mezun oldu. Fil’m Hafızası ve Bant Mag. gibi mecralarda sinema yazıları yayınlandı. Paradoks Film Akademisi’nde Film Yapımı ve Yönetmenlik, Digital Film Akademy’de ise Digital Film Making programlarını
tamamladı. 2014’te ilk kısa filmi Köz’ü gerçekleştirdi. Aldığı yaratıcı
yazarlık derslerinin ardından uzun süredir üzerinde çalıştığı şiir ve
öykü çalışmalarına ağırlık verdi. Özel bir kurumda içerik editörlüğü
yapmaktadır. 

Müzeyyen Senar’ın Öldüğü Gün

	
Pazar günü. Ortaköy. Halamın artık eskici dükkânlarından
başka komşuluk edecek kimsesinin kalmadığı sokağı. Omzuma çöken,
ayaklarıma dolanan yabancılar.
	
Geçen hafta kalp ritmindeki bozukluk nedeniyle Acil’e kaldırıldığını işittim halamın. Daha yeni görmeye gidiyorum. Bir ay önce
anjiyo olan eniştem için de ziyaretlerine gitmedim. Aramadım da.
Sevmem kurallı sevmeleri. Bayram, seyran nedir bilmem. En kıymetli
dostlarım bir yakınını kaybetse, cenazeye gitmek yalakalık sayarım.
“Bir başın sağ olsun bile demedi,” diye yakındıklarını duyarım arkamdan. Bunun da üstünde durmam ya, hatırlayacağım tutar.
	
Basıyorum zile –en üstün bir altı. Sonraki kısa sessizlikte, köşedeki eskici dükkânından yükselen, yalnızca kendi zamanında var
olabilecek bir kadının sesi,
“Selam vermeden gelip geçersin.
Mahzun kalbimi silip geçersin.
Beni yan gözle süzüp geçersin.
Garip gönlümü ezip geçersin…”
	
Otomat sesi. Kendi kendine aralanan demir kapı. Eniştemin
paylamaya hazır sorusu,

98

	
“Kim o?”
	
“Benim enişte, Ali Ömer!”
	“Kim?”
	
“Ömer, Ömer!”
	
Tedirginlikle çıkıyorum basamakları. Seyrelmiş saçlarından,
torbalanmış gözlerinden, çelimsizliğine rağmen dik durmaya çalışan
gülünç görüntüsünden yayılan “Nihayet teşrif edebildin!” kokusu burnumun direğini kırıyor. Anjiyo olduğuda neden ziyaretine gelmediğime dair savunmaları kafamda son kez döndürüyorum. Ben ağzımı
açamadan yatağına dönüyor o. Bir “hoşgeldin” bile demeden.
	
Çikolata kutusunu ayakkabı dolabına koyuyorum. Gözüne
sokmak istediğim çiçek hâlâ kucağımda. Yatağın çaprazına misafirler
için hazırlanmış başıboş sandalye beni bekleyen. Süngerden boşalan
havada, az sonra ağzımdan çıkacaklara benzer fos bir ses.
	
“Enişte, geçmiş olsun.”
	
“Sağ ol. Halan markete gitti, birazdan gelir.”
	
“Kusura bakma, bir türlü fırsat bulup gelemedim. Öyle yoğun
ki işler. Ha bugün, ha yarın derken kaç hafta geçti.”
	
“Bir ay oldu,” diyor.
	
Daha neler diyor o asık surat! Ama ben de en az onun kadar
iyi kullanıyorum yüzümü. Önünde ilaç kutularının, kenarında halamın
en sevdiklerine ait vesikalıklarının –ilk sırada benim çocukluk fotoğraflarımdan biri– sıralandığı aynada birkaç pratik yaptıktan sonra üzgün
bakışlarımı üstüne salıyorum. Kucağımdaki çiçek işimi kolaylaştırıyor.
Mahcubiyetimi görüyor. Gardı düşüyor.
	
“Çiçek güzelmiş. Dokunur bana, salona koy en iyisi.”
	
Dediğini yapıyorum. “Çiçeği sana değil halama getirdim,” demiyorum. Ameliyat kararı alışından başlıyor anlatmaya. Ona kalsa gerek olmadığından, üç ayrı doktora göründüğünden, her birinin tıkalı
damar sayısı konusunda farklı bilgi verdiğinden, en sonunda halamın

99

dırdırına dayanamayıp bıçak altına yattığından bahsediyor. Susmak
nedir bilmiyor. Kaldığı özel hastaneyi, duvarları boyasız, kötü kalpli
çalışanlardan oluşan ve her gözünü yumduğunda kanını alıp diğer
hastalara sattıkları bir yer olarak anlatıyor. Pimpirikli! Olayları nasıl
abarttığını tahmin edebiliyorum; ama her sözünü onaylıyor, hastaneye ve çalışanlarına bir lanet de ben okuyorum. Artık bana kızgın
olmadığına emin olana dek tekrar tekrar dinliyorum sayıklamalarını.
Tahammülsüzlüğüm, oyunbazlığımı bastıracağı sırada zil çalıyor. Kapıya koşuyorum.
	
Önce kahverengi tırabzana sarılan tombul parmaklarını görüyorum onun. Sonra külrengi saçların altından yaşı geçmiş bir Yeşilçam
eskisi gibi sahneye çıkan yüzünü. Şaşkınlığını. Bir anlık sevincini. En
sonunda gözlerine dolup üstüme dökülen nazarlarını. Öldüğünü sandığım biri hayata dönmüş gibi afallıyorum. O adım adım dirilirken ben
nefes nefes can veriyorum. Küfürler savuruyorum kendime. Bu kadını
böyle severken… Hay ben!
	
Yanıma varıyor. “Hala…” diyebilmem yıllar alıyor. “Bilirsin seni
nasıl başka severim,” diyecek oluyorum. Bilmiyor. Unutmuş. Boşalan
nefesini yüzümde hissedince nasıl oluyorsa ayaklarına kapanırcasına
boynuna atılıyorum. Ağlıyor. “Hep gelmek istedim ama olmadı bir türlü,” diye geveliyorum. “İyi mi sağlığın? Bak, biliyorsun değil mi? Biliyorsun, seni nasıl başka severim…” Söylediklerimin belki hepsi yalan,
belki o an hepsi gerçek. Belki sadece korku bunlar, belki lanetli vefa
artıkları. Ama bağrında ya kafam… Göğsündeki lavanta kokusundan,
çocukken beni kucağına alıp anlattığı masallar doluyor ya burnuma...
Gözlerim yanıyor.
	
Elim omzunda içeri geçiyoruz. Kendini koltuğa atıp yüzünü
kapatıyor. Ben de tutamıyorum kendimi. İçime içime ağlıyorum. Eniştem sus pus. Ama sırtını verdiği yastıktan bize kulak kabarttığını iyi
biliyorum.

100

	
“Ah, yaşlılık!” diyor halam. Hıçkırık. “Niye böyle?” O yanık sesli
sanat müziği kadınlarının tınısını geliyor sesinden. Oysa acınacak hâlde olan benim. Utanmasam, hayat niye böyle? diye soracağım. Bütün
gün ne için olduğunu bilmeden çalışmak, kendini bir köşeye bırakıp
sevdiklerini de düşünmek. Gerektiğinde onları unutabilmek ve yeniden hatırlamak. İçinden geldiği gibi davranmak niye böyle zor? Böyle böyle konuşasım… Ama boğazım düğümleniyor. Cama çıkıp salya
sümük haykırasım geliyor. “İmdaaat!” diye bağırasım… “Yardım edin!”
Yok. Olmuyor. Dilim yine duygularıma dönmüyor. “Tekrar geleceğim,”
deyip koşar adım çıkıyorum evden. Bana dedemin adıyla sesleniyor,
“Aliii!” Merdiven dairesini aydınlatan ışık sönüyor. Panik hâlinde bir
sessizlik tütüyor aramızda. Yavaştan alıyorum adımlarımı. O tekrarlıyor, “Aliii!” Başımı kaldırıp bakıyorum karanlıktan. Burnunu son bir
çekip sesini düzeltiyor. “Teşekkür ederim!”
	
Eniştem “Kapat şu kapıyı!” diye yattığı yerden bağırıyor.
	
Otomat sesi. Yüzüme vuran rüzgâr. Yanaklarımda yapış yapış
kuruluk. Eskici dükkânından gelen ses artık bir başka kadının,
	
“Ah ediyor bir gül içün,
	
“Şu bülbül ba-na benziyor.
	
Vah benim garip gönlüm…”
	
“Ölmüş!” diye sesleniyor çaycı karşı kaldırımdan eskiciye.
“Müzeyyen Senar da ölmüş!”

101


